NEFİSLERİMİZİ NEDEN DEĞİŞTİREMİYORUZ?

İçinde bulunduğumuz dönem önceki zamanlarda gerçekleşmiş tüm kötülüklerin tarihi miras gibi korunup daha da güçlü şekilde devam ettirildiği bir dönemdir. İnsanın dünyaya indirilişinin üzerinden milyarlarca yıl geçmiş olsa da tarihe gömülen, unutulup kaybolan bir kötülük mevcut değildir. Kur’an’ın önümüze koyduğu insanlık tarihinde zikredilen masiyetlerin tamamı günümüzde varlığını dipdiri olarak devam ettirmektedir. Ancak şu var ki bunlar eski milletlerde teker teker işlenip sahiplerini helake götürürken modern dönemin toplumsal yapılarında hepsini bir arada görmek mümkün olmuştur. Eğer bugün üzerimize taş yağmıyor şiddetli bir fırtına ya da kahredici bir ses dizlerimiz üzerine çöktürmüyorsa bunun tek bir açıklaması vardır; o da aramızda istiğfar edenlerin oluşudur: “Onlar istiğfarda bulundukları müddetçe, Allah onlara azab vermeyecektir” (Enfal, 33)

Masiyetler açısından bakıldığında tablo bu kadar vahimken mümin gönüllere ferahlık veren başka durumlar da vardır. Günümüz insanı her ne kadar kötülükleri cem edici olsa da masiyetlerin ağırlığıyla ettiği feryat kulaklara ulaşmıştır. Artık doyuma ulaşan modern insan kötülükleri işlerken zevk duymamakta aksine içinde bulunduğu bataklıktan kurtulmak için çırpınıp durmaktadır. Şeytanın kalplerde idareyi ele alması, kötülüklerin nefislerde iyice kök salması nedeniyle bu kurtuluş kolay olmayacaktır elbet. Kendilerine el uzatacak davetçilerden yoksun oluşları da işin zor olan bir başka kısmıdır. Ancak bu durum tüm ümitleri yitirmek için yeterli değildir. Çünkü azmeden kullara Allah’ın yardımı ulaştığında kendisinden kurtulunamayacak bir masiyet, içinden çıkılamayacak bir bataklık yoktur.

Kur’an-ı Kerim, küfür ve şirkin içine tamamıyla saplanmış insanların kurtuluş hikayelerini, nefislerindeki fevkalade değişimleri bize anlatır.  Bunların en etkileyici olanı belki de Firavun’un eşi olan Asiye annemizin verdiği iman mücadelesidir. Küfrün merkezi olan Firavun, sarayında ilahlık taslayan bir adamın eşinin iman etmesi, şehid olarak Allah’ın katına varması ve cennet kadınlarının efendilerinden sayılması… Tefekkür edildiğinde buradan muazzam bir umut kaynağı çıkmaktadır. Bu ayetleri okuyan bir kimsenin günahlardan kurtulmaya, nefsini hayra çevirmeye dair bir umutsuzluk taşıması mümkün müdür? Elbette hayır.  Allah azze ve celle dilediği sürece kalpleri iman meşalesiyle tutuşturacak bir kıvılcım, ruhları kötülüklerin yükünden kurtaracak bir yardım eli, nefisleri şeytana kölelikten azad edecek bir kuvvet daima var olacaktır. Hakikat böyle tecelli etmektedir ancak yine de akıllara şöyle bir soru gelebilmektedir: “Madem ki bu kadar umut verici ayet ve onları tasdikleyici canlı örnekler var, öyleyse biz neden nefislerimizi değiştiremiyor, hayra tam olarak yönelemiyoruz?”

İmani Zaafiyet

“Nefislerimizi neden değiştiremiyoruz?” muhasebesinde, üzerinde durmamız gereken ilk mesele imani olarak içinde bulunduğumuz zaafiyettir. İman, inanan gönülleri harekete geçiren muazzam bir muharrik güçtür. Mümin kalbinde hissettiği bu inançtan destek alarak hayatına devam eder, imtihanların üstesinden gelir ve masiyetlerden kurtuluşa erer.  İman meşalesi zayıfladığında ya da sönmeye yüz tuttuğunda bunun etkisi hemen hissedilir. Kişinin ibadetleri, kalbinin halleri ve hatta insani ilişkileri bile bu durumdan muzdarip olur. Önce kalp heyecanını yitirir, Allah azze ve celle’nin ayetleri tesir etmez olur. Akabinde eskiden ihlas ile yapılan ibadetler yük olmaya başlar ve yavaş yavaş terk edilir. En sonunda da imanından beslenemeyen ibadetlerle kendini yenileyemeyen fikirler, yerlerini batıl düşüncelere bırakmada gecikmezler.

Netice tam bir felaket, manevi bir buhran ve ruhi bir çöküntüdür. Artık kalbin yani tüm benliğin yönetimi kötülükleri emredici nefsin ve onun sahibi olan şeytanın hükmü altındadır. Eğer bir kimse bu hale düşmüşse yapması gereken en önemli ve yegâne iş imanına yeniden sarılmak olmalıdır. Böyle bir kişi; küfür sistemi adına çarpıştığı halde hakikati görerek mükemmel bir dönüş yapan sihirbazları, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i öldürmeye azmederek çıktığı yoldan tam bir mümin olarak dönen Ömer radıyallahu anh’ı ve iman gücüyle hayatlarını tamamen değiştirme kudretini göstermiş tüm sahabe-i kiramı düşünmeli sonra da umudunu yenileyerek nefsini Allah’a itaate yönlendirmelidir.       

Nefse İtaat

Kur’an-ı Kerim’de Nefs’in durumu, insana neleri telkin ettiği Yusuf aleyhisselam’ın diliyle şöyle ifade edilir: “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Şüphesiz nefs sürekli kötülüğü emreder ancak Rabbimin acıdığı müstesna…” (Yusuf, 53)

Bu ayet-i kerimeyi merhum Elmalılı Hamdi Yazır şöyle tefsir eder: “Haddizatında beşerin nefsi daima fenalık tarafına meyleder, bütün gücüyle kötülüğü telkin eder. Yani genel olarak beşer nefsinin tabiatında şehvete, günaha ve kötülüğe meyil vardır: Nefs kendi gücünü ve emrindeki araçları o yönde kullanır; onun böyle bir özelliği vardır. İşte bundan dolayı insan sırf kendi nefsine kalırsa fenalığa sürüklenir. Ancak bundan Rabbimin rahmet ettiği müstesnadır.”

Kur’an-ı Kerim nefsini dizginleyemeyen insanların akıbetlerini, ne çeşit bir fenalığa sürüklendiklerini, Allah’ın katında nasıl değerlendirildiklerini de haber vermektedir: “İstek ve arzularını kendisine ilah edinen kimseyi gördün mü? Yoksa onu kollayıp koruyan sen mi olacaksın?” (Furkan, 43)

Kişi, nefsinin tüm arzu ve isteklerini yerine getirdiğinde, Allah’ın emirlerini elinin tersiyle iteleyip benliğine göre hareket ettiğinde, kendi hevasını hayatının tamamına hâkim bir konuma getirdiğinde ayet-i kerimenin ifadesiyle bizzat nefsini/ benliğini/ egosunu ilah edinmiş olur. Böyle bir kişi için hayatın yegâne anlamı ihtirasların peşinde koşmak, bedensel hazları tatmin etmek ve tutkuları her ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmektir.

Allah’tan başkasını ilah edinenlerin kurtuluşa eremeyeceklerini kabul eden bir dine tabiyiz. Bu nedenle, “Nefsi ilah edinmek” tabiri gerçekten ağır bir ifade olsa da hakikati ortaya koymakta ve herkesi uyarmaktadır. Öyleyse, günahlarından rahatsız olup kendisini hayra yöneltmek isteyen bir kişi öncelikle nefsin insan üzerindeki bu etkilerini bilmeli ve onu dizginlemek için çetin bir mücadele vermelidir. Zira zararın nereden geleceğini kestiremeyenler ona ilk maruz kalacak olanlardır. 

Tul’i Emel ve Dünyaya Rağbet

“Elif, Lam, Ra. Bunlar Kur’an’ın apaçık ayetleridir. Zaman olacak inkâr edenler, ‘keşke biz de Müslüman olsaydık’ diye hayıflanacaklar. Bırak onları; yesinler, yararlansınlar! Emelleri onları oyalayadursun. Elbet yakında bilecekler.” (Hicr, 1-3)

Yeryüzünün tüm ihtişamıyla önümüze serildiği ve bizi kendine çektiği şu konfor çağında insanların masiyetleri tümüyle terk edip hayra yönelmelerinin önündeki en büyük engellerden birisi de dünya malının tatlı oluşu ve ondan kaynaklı uzun vadeli arzu isteklerdir.

Tul’i emel; ebedi yaşama hissiyatıyla yatırımı dünyaya yapmak, dünyaya yönelik plan programı ölümü hesab etmeksizin uzun tutmaktır. Tul’i emel, dünya sevgisinden kaynaklanmakta aynı zamanda da bu sevgiyi daha da perçinlemektedir. Kur’an-ı Kerimde bu vasıf inkarcılar için kullanılmakla birlikte müminler de bu uyarıdan hali değildir. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Âdemoğlu ihtiyarlarken onda iki şey gençleşir: Mal tutkusu ve tul’i emel.”[1] buyurarak bu durumun fıtri oluşunu vurgulamıştır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanı ahiret ve onun amellerinden engelleyen uzun arzuları şöyle izah etmiştir. Abdullah b. Mesud radıyallahu anh anlatıyor: “Bir defasında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem eline üç tane sopa aldı. Birini önüne, diğerini yan tarafına, üçüncüsünü de uzak bir yere dikti. Sonra ashabına hitaben ‘Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz?’ diye sordu. Ashab ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem meseleyi şöyle izah etti: ‘Bu (önümdeki sopa) insan, bu (yanımdaki sopa) eceli, bu da (uzaktaki sopa) emelleridir. İnsanoğlu emellerinin peşinden koşarken daha ona ulaşamadan eceli onu yakalayıverir.”[2]

Halini ıslah etmenin gayretinde olan herkes bilmelidir ki dünya sevgisini gönülden çıkarmayan, hesap kitabı ahiret üzerine yapmayan nefis şeytanın elinde oyuncak olan ve sahibini felakete sürükleyen nefistir. 

Kültür ve Çevre

İnsanın yaşadığı çevre onun hayatında hiç de küçümsenmeyecek bir etkiye sahiptir. Çünkü o çok büyük oranda yaşadığı çevrenin ürünüdür. Neticede insan sadece bedenden müteşekkil bir et yığını değildir. O’nun diğer varlıklarla etkileşimde bulunan bir ruhu, ruhunda hissettiği çeşitli duyguları vardır. Ve bu duygular iyi ya da kötü şekilde etraftan etkilenmektedir. Kur’an-ı Kerim bu etkileşimi kabul etmiş ve bu durumu hayra çevirmek için müminleri “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119) emrine muhatap kılmıştır.

İçinde bulunulan toplumun kültüründen ve beraber yaşanılan çevrenin etkisinden sıyrılmak gerçekten güçlü bir irade ortaya koymayı gerektirir.  Bu nedenle toplumun yerleşik kültürüne ve etrafında bulunan kişilerin baskısına maruz kaldığı için hakka yönelmeyi erteleyen nice insan vardır ki bu engeli aşamadıkları için neticeleri hep hüsran olmuştur. Böyle kişiler “el-Alim” olan Allah azze ve celle’nin hatrını hiçe sayarak dünya ve ahiretlerini “elalem”in hatrına feda etmiş ve kaybedenlerden olmuşlardır.

İslam, tüm fertleri hakka muhalif olan yerleşik düzene baş kaldırmaya, itaat etmemeye ve sistemlerine rıza göstermemeye davet eder. Bu itaatsizlik el ile mümkün değilse bile en azından kalple mümkündür. Kur’an-ı Kerim’de zikri geçen peygamberlerin mücadelelerine bakıldığında bulundukları toplumun batıl düzenlerine karşı çetin bir mücadele verdikleri, onların baskılarına boyun eğmedikleri ve kimi zaman da bu yolda canlarını feda ettikleri görülür. Müslüman bireyler bu peygamberlerin sadece inançlarını değil mücadele yöntemlerini de miras olarak sahiplenmişlerdir. Bu nedenle hakka aykırı olan düzen ve kişilere boyun eğmek, Allah azze ve celle’nin emirlerini onların gerisine atmak ne peygamber ahlakına ne de onların izledikleri dosdoğru yolun tabiatına yakışmaz.

İslam tarihinde çevrenin ve kültürün hakka menfi durumlardaki kahredici baskısına en müşahhas örnek olarak Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem’in amcası olan Ebu Talib’in durumu gösterilebilir. Ebu Talib hayatı boyunca çok sevdiği yeğenine destek olmuş, onun himayesi için çetin sınavlar vermiş ve her daim arkasında durmuş olsa da sırf toplum tarafından ayıplanma korkusuyla iman yolunu tercih etmemişti. Kurtuluşu için Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem son bir defa daha İslam’a davet etmiş ancak onun ağzından dökülen sözler şu olmuştu: “Eğer ‘Yaşlandı da bunayarak Müslüman oldu’ veya ‘Ölümden korktuğu için Müslüman oldu’ demeseler dinine girerdim! Ben eski dinim üzere öleceğim. Kureyş kadınlarının ‘elinde büyüttüğü birine tabi oldu’ diye arkamdan gülmelerinden korkarım!.. Şu var ki seni ne kadar sevdiğimi bilirsin.”

Bu hazin sonu yaşayanlardan birisi de yakın dönemde yaşamış ve “Hababam Sınıfının Mahmut Hoca’sı” rolüyle ün salmış Münir Özkul’dur. Yapılan röportajlarda dine ve bazı ibadetlere karşı sempati besleyerek set aralarında gizli gizli abdest alıp namaz kıldığını belirtmiş ancak etrafındaki kişilerin baskısından çekinerek Müslümanca bir hayata tam bir dönüş yapamadığını itiraf etmiştir. Sonrasında ise meyhanelerde geçen rezil bir hayat ve ruhi bunalım… İçinde dolduramadığı boşluktan dolayı dokuz sefer kendi rızasıyla “Bakırköy Akıl ve Ruh Hastalıkları Hastanesi”ne yatmış ama yine de cesur bir tavır göstererek çevre baskısından kurtulamamıştır.

Bunlar toplum önünde oldukları için bilinen örneklerdir. Şahit olmadığımız halde daha nice örneklerin var olduğuna eminiz. İnsanların bir hiç uğruna ahiretlerini feda etmeleri gerçekten üzücü olmakla birlikte umarız ki bu misaller geride kalanlar için bir ibret kaynağı olacaktır.

[1]. Müslim, Zekât, 115

[2]. Tirmizî, Emsal, 7 (nr: 2870)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir