İNSANLIĞIN İSLAM DAVETİNE OLAN MUHTAÇLIĞI

İslam dini, merhamet üzere kurulu bir dindir. Bu merhamet öyle bir kuşatıcılığa sahiptir ki insanların cehenneme doğru gidişine bir dur diyebilmek adına Müslümanlara İslam’a davet görevini yüklemiştir. Bu görev, İslam dininin Müslümana yüklediği en temel görevlerden biridir.

İslam, insanların cehennem amelleri işleyerek cehenneme doğru gidişine sessiz kalınmaması ve gittikleri bu yanlış yoldan çevirmek için elinden gelen gayreti sarf etmeme gibi bir hataya düşmekten Müslümanın sakınması gerektiğini dünyaya öğretmiştir. İşte İslam’ın rahmeti budur. O, öyle bir rahmettir ki müminin ebedi hayatta kavuşacağı mükafatta, kendisi ile birlikte bu nimete erişemeyecekleri de bu nimete eriştirmek için gayret sarf etmesini öğütlemektedir.

Kesinlikle bu din (İslam), bir insanın cehenneme doğru gidişine göz yummaması gerektiğini dünyaya öğrettiği gibi Müslümana da öğretmiştir. Bu yüzden Müslümanlara tebliğ, davet ve iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak gibi görevleri yüklemiştir.

Davet; insanları cennete girdirecek olan amellerin, sözlerin ve inançların neler olduğunu, cennetin sahibinin haber verdiği şekilde insanlara haber verilmesidir.[1]

İslami davet, yeryüzünün bütün coğrafyalarında yaşayan insanları muhatap alan evrensel bir çağrıdır. Bu çağrıyı yapan Müslümanlar da yeryüzünün en hayırlı insanlarıdır.

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız…”  (Âl-i İmran, 110)

Rabbimiz, insanlığa İslam’ın hakikatlerini duyurması gereken davetçi/davetçilerin her daim bulunması gerektiğini ve bu kimselerin kurtuluşa erenlerden olduğunu şu şekilde buyurmuştur: “Sizden, hayra davet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran, 104)

Ayet-i kerimenin son kısmında İslam’a davet edenlere, “kurtuluşa erenler” müjdesi verilmiştir. Davetçiler, davetleri sonucunda hem kendileri kurtuluşa erme mutluluğuna erişecek hem de bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olacak kimselerdir.

İnsanlığın İslam davetine muhtaçlığı, diğer bütün muhtaç olunan şeylerden önceliklidir. Çünkü bu davet, insanların başka hiçbir şeyle yerini dolduramayacağı bir özelliğe sahiptir.

Seyyid Kutub rahimehullah, “Yoldaki İşaretler” eserinin önsözünde bu durumu şöyle dile getirmektedir: “Bugün beşeriyet derin bir uçurumun kenarında durmaktadır. Sebebi; değerler âleminde (maneviyatta) iflas etmiş olmasıdır. Bu durum Doğu’da da Batı’da da açıkça görülmektedir…”

Günümüzde bilim ve düşünce ilerlemiş, mallar artmış ve dünya güzelleşmiş, yeryüzü süsleriyle bezenmiş, insanlar zevk ve eğlenceye dalmışlardır. Peki bütün bu imkanların hepsi insanlara mutluluğu verebilmiş midir? Tüm bu imkanlar, onların kalplerine huzur ve sükuneti yerleştirebilmiş midir? Bütün bunlara rağmen insanlar yataklarında huzurlu mudurlar? Gözlerdeki yaşlar kurumuş mudur? Suçlularla mücadele edilmiş ve toplum, kötülerin şerrinden korunmuş mudur?”[2]

Şu hususun kesinlikle bilinmesi gerekir ki insanlığın huzur ve kurtuluşu ancak İslam’a hakkıyla davet eden davetçiler eliyle gerçekleşecektir.

İnsanlık, İslam davetine verdikleri olumlu ya da olumsuz karşılığa göre de mutlu ya da mutsuz, huzurlu veya huzursuz olacaktır.

İnsanları İslam’a davet etmek, işlerin en iyisini ve sözlerin en güzelini yapmaktadır. Rabbimiz ayet-i kerimede bunu şu şekilde belirtmiştir: “(İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve “Ben Müslümanlardanım” diyenden kimin sözü daha güzeldir?” (Fussilet, 33)

İnsanları İslam’a davet etmek, onların hem dünya hem de ahiret mutluluğuna çağırmak demektir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın insanlar içerisinde en çok sevdiği kişi, insanlara en çok faydalı olandır.”[3]

İnsanlara sunulabilecek en büyük fayda, onları cennete ulaştıracak olan hidayetlerine vesile olabilmektir. Akidelerini, dinlerini, ahlâklarını düzeltmelerine ve imanlarını arttırmalarına vesile olabilmektir.[4]

İnsanları İslam’a davet etmek, iman ve itaatin lezzetini aldıktan sonra İslam’ın güzelliklerinden az ya da hiç haberi olmayan tüm insanların

bu büyük nimete ulaşması için gayrette bulunmaktır.

Ebu’l-Hayyan el-Endülüsî rahimehullah şöyle der: “Müminler nefislerini kemale erdirip ruh olgunluğunu elde edince, ‘Ma’rufu emr ve münkeri nehiy’ yolu ile başkasını kemale erdirmeye koşarlar.”[5]

İnsanları İslam’a davet etmek, onları içinden çıkamadıkları kör kuyulardan İslam’ın aydınlığına çıkarmaktır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Benim halim, bir ateş yakan kimse gibidir ki ateş etrafını aydınlattığı zaman küçük kelebekler ve hayvanlar ateşin içine düşmeye başlarlar. O kimse bu hayvanları ateşe düşmelerinden menetmeye başlar. Fakat hayvanlar o zata galebe edip düşüncesizce ve süratle ateşe düşerler. İşte bu benimle sizin misalinizdir. Ben, siz ateşe girmeyesiniz diye tutuyorum. Siz ise beni dinlemeyip düşüncesizce ve tedbirsiz olarak süratle ateşe düşüyorsunuz.”[6]

Peygamberlerden devraldıkları İslam’a davet mirasını insanlığa anlatmasını davetçilerden isteyen bu hadis, toplulukların ateş çukurlarına doğru gitmesine karşı vurdumduymaz bir halden sakınmamız gerektiğini öğütlemektedir.

Ebedi bir hayatın olacağı ahirette, insanların bu dünyada yaptıklarıyla karşılık bulacağı hakikatini bilen Müslümanlara çok önemli bir uyarıda da bulunmaktadır: “Ey Müslümanlar! Farkında olarak ya da olmayarak içinde kalacakları ebedi ateşe doğru giden insanlığın kurtuluş reçetesini sizler elinizde bulundurmaktasınız. Bu reçeteyi insanlara götürmede ağır davranmayın, koşun! Onlar sizden kaçmaya çalışsa da siz onlar için büyük bir iyiliğin reçetesinin siz de olduğunu bilerek, onları hallerine terk etmeyin.”

Ey Müslümanlar! Rabbinize karşı mazeretinizi hazırlayın.

Geçerli olacak mazeretinizi Kur’an şöyle haber vermektedir: “İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helak edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi. (Öğüt verenler) dedi ki: ‘Rabbimiz katında bir mazeretimiz olsun, bir de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz).” (Araf, 164)

[1]Uğur Pekcan, İslam’a Davette 55 Esas, Meva Kitap, Ekim 2011, s.26.

[2]. Hasan el-Bennâ, Seçme Risaleler, Nida Yayınları, 4. Baskı, Kasım 2016, s.95.

[3]. Taberânî.

[4]. Jotiar Bamarni, Kenz’ul Muslim (Müslümanın Hazinesi) Allah’a Davetin Fazileti, Ter: Kubilay Aşkın Durdağ, s.40.

[5]. Ebu’l-Hayyan El-Endülüsî, Bahru’l-Muhit, 3/36.

[6]. Buhârî, “Rikâk”, 26; Müslim, “Fezâil”, 19; Tirmizî, “Edeb”, 82.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir