MÜSLÜMANIN HAYATINDA DAVETİN YERİ

İnşallah bu sayıdan itibaren “Davet Okulu” olarak adlandırdığımız bu bölümde, size İslam’da davet konusuyla ilgili konulara yer vereceğiz. Rabbimiz yazdıklarımızla amel etmeyi önce bana, sonra da tüm okuyucularımıza nasip etsin.

Davet

İnsanın bu dünyaya gönderiliş amacı, Rabbine hakkıyla bir kulluk yapmasıdır. Bu kulluk anlayışı, Allah’ın razı olduğu ve sakındırdığı bütün her şeyi içine alan bir anlayıştır. Hiç şüphesiz Allah’ın razı olduğu ve Müslümanların yapması gerektiğini bildirdiği hususlardan biri, Müslüman olduktan sonra dinin asıllarına önce kişinin kendisinin uyması ve ardından da bunları insanlara öğretmede gayret göstermesidir. Dinimiz bunu “İslam’a davet” adıyla isimlendirmiştir.

Davet, sözlükte “çağırmak, seslenmek” demektir. İslami bir terim olarak ise İslam’ı ve İslam’ın emirlerini insanlara anlatarak onların İslam hakkında bilgilenmesini ya da İslam dairesine girmesini sağlamak amacıyla yapılan çağrıdır.

Davet, bütün insanlara “Gelin ey insanlar! İşte aradığınız şey burada. Siz kurtuluşu farklı yerlerde aramaktan yorulmadınız mı? Bakın sizden öncekilerden bir kısmı da kurtuluşu farklı yerde aradılar da sonları pişmanlık ve hüsran oldu. Siz, onların kötü sonlarından ders çıkarın. Kurtuluşun gerçek adresi olan İslam’a gelin.” çağrısıdır.

Günümüzün en önemli ve öncelikli gereklerinden biri, -Müslümanları dinî kurallara uymaya, Müslüman olmayanları da İslam’a davet eden- gönüllü davetçilerin sayısının çoğalması gerektiğidir.[1]

Davet, Allah’a kulluğun gereklerinden olduğundan kişinin gücü ve ilmi nispetinde her daim sürdürmesi gereken bir ameldir. Rabbimiz ayet-i kerimede “Sana ölüm gelinceye kadar ibadet et” (Hicr, 99) buyurarak, bir Müslümanın ancak ölünce kulluğunun sona ereceğini bildiriyor.

 

Bir Müslümanın, yaşadığı sürece bilgisi az ya da çok, yaşı ilerlemiş ya da genç olsun hiçbir zaman daveti terk etme lüksü yoktur. Allah’ın dininde asla emeklilik gibi bir dönem, bir işi yaptıktan sonra yaş ilerleyince bir köşeye çekilerek, hiçbir şey yapmadan beklemek yoktur.

Her Müslüman, davetçidir. “Daveti hoca veya ilim sahibi kimseler yapar” gibi bir düşünceyle davetçileri sınırlandırmak doğru değildir. Evet, davet etmenin inceliklerini bilmeyen bu kimselere nazaran ilim sahibi kimseler daha iyi davette bulunabilir. Ancak davet, kişinin ne kadar biliyorsa onu muhatabına öğretmesiyle gerçekleştiğinden bir Müslümanın bahanelerle terk edemeyeceği asli görevlerinden biridir.

İmam Râzi rahimehullah şöyle demiştir: “Bu görev yalnız ibadetten ibaret değildir. Belki ibadetlerin en zoru fakat en hayati olanıdır. Münkeri (dinin onaylamadığı her kötü söz ve davranışı) yasaklamaya çalışmak, müminin kendi dışındaki insanların tekamülü (olgunlaşması) ile ilgili bir ibadettir.”[2]

Davet, Müslümanın hayır kapılarından biridir hiç şüphesiz. Müslüman, davet ile karşısındakine hayırlar ulaştırma derdindedir. “İmkânsız ise imkân sizsiniz.” sözünden de ilham alarak, davet onun hayatında öyle bir yer etmiştir ki davet için bir fırsat bulduğunda onu hemen değerlendirir ya da davet yapabilecek zemini oluşturma gayretindedir. Onun davetinde gösterdiği samimiyeti oranında da Allah ona çeşitli davet zeminleri var eder. Bu iş yerinde veya mescidde olabileceği gibi bir otobüste de olabilir.

Yaratılmış olan bir amaç ve hedefi vardır. Kimi insanlar sufli, değersiz olan işleri kazanmayı kendilerine amaç ve hedef edinirler. Bu tür insanlar tüm güç ve takatlerini bu uğurda harcarlar. Cenab-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’de örneklerini vermiş olduğu helaka uğramış kavimler, bunlara örneklik teşkil edebilir.

Kimi insanlar da kendilerine yüce ve üstün bir amaç ve gayeler edinir ve bu uğurda tüm çabalarını sarf ederler. Onlar yüksek derecelere ulaşmak ve kıymetli makamları elde etmek için nefislerinin arzu ve isteklerine dahi gem vururlar. Peygamberler ve onların izinden adım adım ilerleyen kimseler de bunlara örnek verilebilir.[3]

İslam’a davet eden kimse de yüce bir amaç ve gaye uğrunda gayret gösteren kimsedir. Onun gayesi, yeryüzünde İslam’ı işitmeyen kimselere İslam’ın gür sedasını işittirmek veya İslam’ı anlamada gerekli vazifesini yapmayan kimselere İslam’ın kendilerinden istediği emirleri hatırlatmaktır.

Davetçi, insanların en hayırlısıdır. Zira o, İslam için yaşar. Rasûllere ve Nebilere halife olabilmek için omuzlarında risaletin büyük yükünü taşır. Hayatını bomboş geçiren; hiçbir kaygısı, hedefi ve görevi olmayan biri gibi olur mu hiç?[4]

Allahu Teâlâ bir ıslah edici ve davetçiyi, binlerce salih kuldan daha çok sever. Çünkü Allahu Teâlâ, o tek bir ıslah edici davetçiyle ümmeti muhafaza ederken, salih kul ise sadece kendisini kurtarmakla yetinir.

Davet, davetçi için kendisinin ardından bırakacağı en büyük sadaka-ı cariye (kişiye sevabının öldükten sonra da devam ettiği) amellerinden biridir. Bir insanın yaptığın davet ile bir hayra ulaştığını bir düşün! Bu kimsenin yaptığı salih amelinden sana da bir pay verilecek ve sen vefat edip yaşamıyor ve herhangi bir salih amel yapamıyor olsan da bu ameli işleyen ve senden alarak onu başkalarına ulaştıran her bir kişiden dolayı sana sevap yazılacak. Ne kadar büyük bir mükafat değil mi?

Kıyamet günü, nereden geldiğini bilmediğin sevaplar ile karşılaşacağın günü bir hayal et! Bir de bunu bir kişi değil de daha fazla kişi üzerinden bir düşünelim. Bu kimsenin alacağı sevabı hesaplamaktan aciz kalacağımız kesindir. Çünkü katlana katlana nereye kadar devam edeceği bilinmeyen çok büyük bir mükafat.

Bir Müslümanın herhangi bir meselede yapması gereken hususların başında, o konunun Allah katında değerini öğrenmek ve Allah’ın bu emri terk edenlere vereceği cezayı öğrenmek gelir. Bu durumun öğrenilmesi, o kişinin konu emredilen bir amel ise yapmada hırslı davranmasına ya da terk edilmesi gereken bir amel ise ondan kaçınmada hassas olmasına sebebiyet verecektir.

İlk olarak bu emrin İslam’daki yerini bize öğreten bir hadisi zikredelim.

Bakın İslam’a davet edenlere ne müjde var?

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem minberde halka hitap ederken adamın biri ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Ya Rasûlullah! İnsanların en hayırlısı kimdir?”

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem “İnsanların en hayırlısı, insanlara selam veren, Allah’tan en çok korkan, ma’rufu emredip münkerden nehyetmeye çalışan ve yakınlarını ziyaret eden kimsedir” buyurdu.[5]

İnsanların en hayırlısı olmak mı istiyorsun? O zaman İslam’a davette bulun.

Şimdi de bu emrin terk edilmesi hususuna değinelim.

İslam’a davet, terk edilmesi halinde kötü sonuçları doğuran bir durumdur.

Rabbimiz, İsrailoğulları’nın Davud ve İsa aleyhimesselam diliyle lanetlendiklerini haber verdiği Maide Suresi 78-79. ayet-i kerimede onların birbirlerini kötülüklerden alıkoymadıklarını bildirmektedir.

Bir hadis-i şerifte de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gözlerimizin önüne bir sahne koyuyor: “Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz ya da Allah, kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azap gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp dua edersiniz ama duanız kabul edilmez.”[6]

Düşünün ki bir insan zor duruma düşüyor ve onu bu zor durumdan kurtaracak Allah’tan başka hiçbir kimse yok. Bu durumda Allah’a dua eder ve bu kimsenin duasına icabet edilmez, bu çok zor durumdan hiçbir şekilde kurtulamaz. Nedeni ne? Daveti terk etmek.

İslam ümmeti, bu sorumluluğu ümmetin her kademedeki ferdi ile paylaşılan bir sorumluluk saymıştır. Zaten peygamberler de bu görevle gönderilmişlerdir. İslam ise bu görevin kâmil anlamda tüm peygamberlerin taşıdığı sorumlulukların özü olup, İslam ümmeti peygamberlere vekaleten bu şerefli görevi üstlenmiştir. İşte bu ümmet, gösterilen bu hedefinden en ufak bir sapma ile yan çizerse, taşıdığı vekaleti üstünden atmış, tarihi sorumluluk ve misyonuna ihanet etmiş olur.[7]

[1].  Jotiar Bamarni, Kenz’ul Muslim (Müslümanın Hazinesi) Allah’a Davetin Fazileti, Ter: Kubilay Aşkın Durdağ, s.7.

[2].  Mefâtihu’l-Gayb, 4/523.

[3].  Seyyid B. Hüseyin El-Affani, Ümmetin Kurtuluşuna Giden Yolda Dua ve Allah’ı Arzulamak, Nebevi Hayat Yayınları, I. Baskı, s.7.

[4].  Jotiar Bamarni, Kenz’ul Muslim (Müslümanın Hazinesi) Allah’a Davetin Fazileti, Ter: Kubilay Aşkın Durdağ, s.29.

[5].  Ahmed B. Hanbel, Müsned, 6/432; Hafız El-Münziri, Et-Terğib Ve’t-Terhib, 4/9.

[6].  Tirmizî, “Fiten”, 9.

[7].  Celâlü’d-Din El-Amra, Fazilet Bekçiliği; Hayra Davet Ve Hayra Davet Etmenin Hükmü, S.?

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir