HİLAFET KİME GÖRE NEYE GÖRE?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sonraki devlet başkanlığı manasını taşıyan hilafet, onun vefatından itibaren İslam ümmeti içinde en çok tartışılan mesele olarak hafızalarımızda yerini alır. İslam tarihinin sayfalarını çevirdiğimizde canımızı en çok acıtan satırlar, keşke olmasaydı dediğimiz olaylar genellikle bu mesele üzerinde yoğunlaşır. Maalesef Müslümanlar, aralarındaki bu ihtilafı çözmede çoğu zaman başarısız olmuş ve kılıçlarını çekip birbirlerinin kanlarını dökmekten geri durmamıştır. İmam Eşarî’nin “Hz. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanlar arasında meydana gelen ilk ihtilaf imamet/hilafet meselesidir” sözü[1] ve Şehristanî’nin “ümmet arasındaki en büyük anlaşmazlık imamet konusundaki ihtilaftır. Hatta dini hiçbir konuda imamet konusunda olduğu kadar Müslümanlar birbirlerine karşı kılıca sarılmamışlardır” şeklindeki tespiti[2] “imamet/hilafet” meselesinin İslam tarihinin akışını belirleyen birçok olayda etkin bir rol oynadığını gözler önüne sermektedir.

Bu mesele üzerindeki ihtilaf geçmişte olduğu gibi günümüzde de devam etmektedir. Ancak hilafet müessesesi ilga edilmiş olduğundan ihtilafın şekli ve mahiyeti değişmiştir. Artık hilafetin kim tarafından sahiplenileceği mevzusu ortadan kalkmış, yerini hilafetin gerekliliği ve uygulanabilirliği tartışmaları almıştır. Asırlar boyu Müslümanlar arasında eksileriyle artılarıyla tatbik edilen böyle bir müessesenin tartışmaya açık hale gelmesi gerçekten üzücü bir durumdur.

İslami yönetimin bel kemiği sayılan hilafet/imamet meselesinde gelinen bu nokta “1268-1271” yılları arasındaki küçük bir fasılayı saymazsak 14 asırlık tarihimizde bir ilktir. Moğolların İslam dünyasına saldırıp her tarafı talan ettiği ve hilafetin merkezini dağıttığı dönemde dahi Müslümanlar böylesi bir savruluş yaşamamış, tüm zorlu şartlara rağmen üzerlerindeki baskıyı kaldırıp hilafeti bir şekilde ayakta tutma dirayetini göstermişlerdi.

Yanlış giden uygulamalar ve neticesinde alınan mağlubiyetler sebebiyle hilafeti kaldırıp başka sistemlere geçmeyi gündeme getirebilirlerdi. Ancak Müslümanlar hilafetin kaldırılışına kadar böyle bir durumu tahayyül dahi etmemişlerdi. Çünkü her ne olursa olsun halifenin sadece varlığı bile Müslümanları belirli eksende birleştirmeye, yekvücut yapmaya yetiyordu.

Nihayetinde tarihler “3 Mart 1924”ü gösterdi ve son Osmanlı Halifesi görevinden azledilerek bu kuruma resmen son verildi. Aslında bu kadarını İslam düşmanları bile hayal edememişti. Ancak içinde bulunulan gaflet ve acziyet o kadar büyüktü ki bu sonuç kaçınılmaz olmuştu.

Hilafetin kaldırılması elbette felaket sayılabilecek derecede üzücü ve yıkıcı bir durum. Ancak çok daha fazla üzücü bir diğer olay ise bu işin nasıl gerçekleştiğidir. Gönül isterdi ki Müslümanlar böylesine hayati bir müesseseyi savaşıp mağlup olarak, canlarını ve mallarını feda ederek kaybetmiş olsalardı. En azından Allah’ın katında bir mazeretleri olurdu. Ama durum hiç de öyle olmadı. Topu topu 3 saatlik bir meclis oturumu ile tarihimiz kadar kökü olan bu mesele kapanmış oldu. Ama biz bugün ilgasının üzerinden neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen bunları gündeme getirip hatalarımızı telafi etme yoluna gidecekken maalesef hala “hilafet günümüz için gerekli midir değil midir?” gibi yanlış meseleleri konuşup duruyoruz. Konuştuğumuzda da tam bir neticeye varamıyoruz. Çünkü herkesin kafasında farklı bir hilafet, bambaşka bir halife canlanıyor. Hilafet; kimine göre DEAŞ’ı, kimine göre Osmanlı’nın menfaat için kullandığı bir yönetim sistemini, kimine göre de tarihin tozlu sayfalarında kalmış günümüze hitap etmekten de uzak olan bir ütopyayı temsil ediyor. Bu görüşlerin doğru ve yanlışlığı bir tarafa, bu kadar çeşitli oluşu bile başsız kalan İslam dünyasının dağınıklığını izah etmeye yetiyor.

Hilafet müessesesini tekrar canlandırmak Müslümanların birliği ve dirliği açısından elzemdir. Bunun nasıl ve ne şekilde olacağı uzun bir mesele olduğu için bu yazımızın konusu değildir. Ancak işe farklı görüşleri tanımakla başlamanın bulunduğumuz noktayı tespit etmesi ve ileriye dönük bir fikir vermesi açısından faydalı olacağı kanaatindeyim. Ortak bir zeminde buluşmak için öncelikle aynı dili konuşmamız, kavramlardan aynı şeyleri anlamamız gerekir. Öyleyse atılması gereken ilk doğru adım “hilafetin gerekliliği” meselesinden önce; “Hilafet, ama hangi hilafet?” sorusuna açıklık getirmek olmalıdır.

Hilafet meselesinde öncelikle kelam ekollerine ve ulemanın görüşlerine bakmak gerekir. Çünkü ortaya koydukları şartlar ve çizdikleri sınırlar başka başkadır. Hilafet kimisine göre tamamen dini bir kurum kimisine göre beraber yaşamanın bir sonucu olarak siyasi bir müessese kimisine göre de hem dini hem siyasi mahiyeti olan idare işidir. Hal böyle olunca “hilafet ama hangi hilafet?” sorusunu öncelikle onlara yöneltmeli ve bu cevaplardan hangisini kastettiğimizi net bir şekilde ortaya koymalıyız.

İmamet anlayışı Şia’nın temellerinden kabul edildiği için öncelikle Şia’nın görüşlerini bilmemiz gerekir. Şia’ya göre ümmetin idaresi, peygamberlik görevinin uzantısıdır ve dini bir değere sahiptir. Allah, peygamberlikte olduğu gibi bu alanı da düzenlemiştir. Bu nedenle imamlar seçimle değil nas yoluyla tayin edilir. Şiiler, imameti usulu’d-dinden saydıkları için, onu inkâr edeni kâfir, doğal olarak kabul edeni de Müslüman sayarlar.[3] İmamete iman, onlara göre imanın esaslarındandır. Dolayısıyla imamet/hilafet şia için aşılamayacak kırmızı çizgi ve bütünüyle dini bir meseledir.

Hilafeti en temel farzlardan sayan Şia’nın aksine ümmet için vacip olarak gören Maturidi âlimlerinden Ebu Hafs Ömer en-Nesefi’ye göre ise  “Müslümanlar, açık bir şekilde; hudutları (ceza sistemini) yürüten ve hükümleri icra eden, (devlet) sınırlarını savunan, orduları teçhiz eden, zekâtı toplayan, (devlete karşı) isyan edenleri, casusları ve haydutları cezalandıran, Cuma’yı ve iki bayramı ikame eden ve (Allah’ın) kulları arasında çıkan ihtilafları çözen, meşru haklar konusunda şahitlerin şahitliğini kabul eden, evlenen gençlere ve ailesi olmayan fakirlere veren ve ganimetleri dağıtan bir İmam’a (Halife’ye) sahip olmalıdırlar.”

Bu ifadelere göre en-Nesefi’nin hilafeti hem dinî hem siyasi bir makam olarak kabul ettiğini söyleyebiliriz.

Maturidilerdeki bakış açısının benzeri Eşarilerde de görülür. Eşari ulemasından Seyyid Şerif Cürcanî’ye (ö. 287/900) göre imam/halife; “din ve dünya işlerinin hepsinde hükmün kendisine ait olduğu kişi”dir.[4] Dolayısıyla hilafet hem dinî işlerin yürürlüğü hem de dünyevi işlerin tanzimi için vacip mertebesinde gerekli olan bir iştir.

İmamet/Hilafet hususunda tek bir görüşe sahip olmayan mutezileden Kadı Abdülcebbar’a (ö. 415/1025) göre imam “ümmet üzerinde yöneticilik ve tasarruf hakkı bulunan kişi için kullanılan bir isimdir.” Buna göre validen ya da kadıdan farkı, imamın otoritesi üzerinde başka bir otoritenin bulunmamasıdır.”[5] Bu tanımlamada ise Kadî Abdülcebbâr’ın hilafetin siyasi boyutunu öncelediği söylenebilir.

Hilafet meselesinin keyfiyeti ulema arasında farklı bakış açılarını beraberinde getirdiği gibi ümmetin fertleri arasında da aynı etkiyi uyandırmıştır. Tarihin sayfalarını geriye doğru çevirsek ve dönemin Müslüman tebaasına sorsak alınacak cevap yine farklı farklı olacaktır.

Bu farklılık raşid halifeler dönemi için bile böyledir. Hz. Ebubekir ve Ömer dönemlerinde yaşayan Müslümanlar için halife; şeriatı tatbik eden, Müslümanları koruyan ve İslam’ın daveti için fetihler gerçekleştiren kişidir. Hz. Osman ve Ali dönemleri için ise halife fitne ve kargaşanın içinde kaybolan ve neticesinde canından olan yöneticidir.

Emevi dönemine gelince halife tanımı tamamen evrim geçirecek ve halife, zevkü sefa içinde tebasından ayrı bir dünyada yaşayan zâlim kimseleri temsil edecektir. Abbasilerde durum biraz değişse de halifeler hükümdar ve komutanların güdümünde olmaktan kurtulamayan sembolik şahsiyetler olarak karşımızda duracaktır. Günümüz Müslümanlarına gelecek olursak hilafet kimisine göre tekrar uygulanamayacak olan ve yerini cumhuriyete, demokrasiye bırakan bir sistem; kimisine göre revize edilerek uygulanmaya konulması gereken bir yönetim şekli; kimisine göre de yokluğunu savaşlarla, kanla, yurtlarımızdan sürgün edilmekle ödediğimiz ve gerisin geriye dönmek mecburiyetinde olduğumuz bir müessese. Cevaplardaki bu farklılığı bölgelere göre görmek de mümkün. Mesela Arakan, Filistin, Suriye ve Doğu Türkistan’daki Müslüman kardeşlerimizin arzuladıkları hilafet de Türkiye’de ya da bir başka Avrupa ülkesindeki Müslümanlardan farklı olacaktır. Velhasıl, hilafet ama hangi hilafet? Kime göre, neye göre hilafet?

Ben aynı soruyu son olarak, hilafeti kaldıran insanlara sormak ve doğru cevapları almak istiyorum. Bunun için gözleri meselenin merkezinde bulunan Mustafa Kemal’e çevirelim ve hilafet hakkında ne düşündüğünü görelim. Mustafa Kemal 1 Kasım 1922 Tarihinde yani hilafetin ilgasının yaklaşık 2 sene öncesinde saltanatın kaldırılması münasebetiyle yaptığı konuşmasında şu ifadeleri kullanır:

“Beyler! Bu muhalefet ve tartışmaların yersiz olduğunu zannetmeyelim. Gerçekten hilafet işi, İslam milletlerince en büyük bir iştir. Çünkü beyler! Peygamber hilafeti, İslam halkı arasında bir bağ olan “emirlik”tir. İslam halkının tek kelimesi üzerine toplanmalarını sağlayan bir emirlik. Emirlik, Allah’ın bir sır ve hikmetidir ki kurulması daima ezici güç ve kuvvete bağlıdır. Ondan sonra asıl amacı da fesadı def, beldelerin asayişini koruma ve cihat işlerinin düzeni ile kamunun işlerini güzelce düzeltip sonuçlandırmaktır. Bu da ancak ezici güç ve kuvvete bağlıdır. Allah’ın töresi bu şekilde akıp gelmiştir.”

Bu konuşmasında hilafet makamını gayet güzel bir şekilde tarif eden Mustafa Kemal aradan bir yıl geçtikten sonra gazetecilere verdiği bir demeçte bambaşka ifadeler kullanarak herkesi şaşırtacak ve hilafetin ilgasıyla sonuçlanan süreci başlatacaktır:

“Başımıza geçireceğimiz kişiye halife dersek dünya nazarında mutaassıb kapkara bir heyet olarak görüneceğiz…Hilafet milletimizin baş belasıdır. Osmanlı padişahlığı hilafeti almadan evvel Osmanlının en parlak safhasını yapmıştır. Aldıktan sonra sükûta geçmiştir. En felaketli anları geçirdiğimiz zaman ne yaptılar? Bizim aleyhimize gelip harp ettiler.”[6]

Benzeri bir değişim Türkiye’nin ilk başbakanı ve ikinci Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyan İsmet İnönü için de geçerlidir. Hilafetin ilga edildiği tarihte Başbakanlık görevini yürüten İnönü’nün geçmiş dönem açıklamaları da ilginçtir doğrusu. Lozan görüşmeleri öncesi “17 Kasım 1920” de Hindistan menşeli The Muslim Standart Gazetesi’ne verdiği demeçte “Hilafet hukuku masundur (korunan), onun müdafaası için bütün Türk milleti kanını dökmeye hazırdır” demektedir.

Sahiden, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’ye göre bunlar hangi hilafet ya da bunların hangisi hilafet?

[1].  Ebu’l-Hasan Ali b. İsmail el-Eş’arî, Makalâtu’l-İslâmiyyîn ve İhtilafu’l-Musallîn I, (Beyrut: Mektebetu’n- Nehdati’l-Mısriyye, 2009).

[2].  Muhammed b. Abdulkerim eş-Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal, (Beyrut: Mektebetu’l-Asriyye, 2005)

[3].  Murat Memiş, “İmamet Teorisi Bağlamında Mu’tezililerin Hz. Ali Anlayışı”, Kelam Araştırmaları 8:2 (2010)

[4].  Eşari Kelam Geleneğinde İmamet Anlayışı:Seyyid Şerif Cürcani Örneği, e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, Aralık-2018 Cilt:10 Sayı:4 (22).

[5]. Abdulcebbâr b. Ahmed Kadî Abdulcabbâr, Şerhu’l-Usulî’l-Hamse, Thk. Abdulkerim Osman, (Kahire: Mektebetü Vehbe, 1988), 750; İstanbul Gazetecileri ile İzmit Kasrı Mülakatı (16/17.1.1923)

[6].  Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkilap Tarihi Enstitüsü Yayınları:1, cilt I, Ankara, 1997, s.288-289

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir