CENNETE GİRER MİYİM?

Ebu Abdullah Cabir bin Abdullah el-Ensari radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre bir adam Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle sordu:

– Farz olan namazları kılsam, Ramazan orucunu tutsam, helali helal bilip haramı haram bellesem, bunlara riayet etsem ve bunlara bir şey ilave etmesem ne dersin, cennete girer miyim? Peygamber “Evet” dedi.

(Müslim)

 Hadisin Ravisi

Cabir bin Abdullah, hicretten on altı yıl önce (607’de) Medine’de dünyaya gelmiştir. Babası Uhud’da şehit edilen ilk sahabi olan Abdullah bin Amr, annesi ise Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e biat eden kadın sahabilerden Enise binti Aneme’dir.

Babası Uhud’da şehid düşünceye kadar hiçbir savaşa katılmamış olan Cabir, bu olayın ardından Peygamberimizle birlikte toplam on dokuz savaşa katılmıştır.

Câbir b. Abdullah, Rasûl-i Ekrem’in özel ilgisine mazhar olan sahabilerden biridir. Hz. Peygamber bir defasında onu devesinin arkasına bindirmiş, hastalandığı zaman ziyaretine gitmiş, babasının şehadeti dolayısıyla üzüldüğünü görünce onun Allahu Teâlâ’nın nimetlerine mazhar olduğunu haber vererek kendisini teselli etmiştir.

Babasının ardından geri kalan kız kardeşlerinin bakımını üstlenmiş, kardeşlerinin bakımına yardımcı olur ümidiyle ilk evliliğini dul bir bayanla yapmış ve babasından kalan yüklü borcu ödemeye çalışmıştır. Borcunu ödeyebilmesi için bizzat Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem devreye girmiş ve tarlasından topladığı hurmaları avuçlayarak alacaklılarına dağıtmıştır. O esnada Hz. Peygamber’in bir mucizesi olarak Cabir’in bütün borçları ödendikten sonra da hurmaların eksilmediği görülmüştür.[1]

Zatürrika Savaşı’ndan dönerken onun zayıf ve bakımsız devesinin en geride kaldığını gören Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Cabir’e devesini çöktürmesini söylemiş; sonra da eline aldığı bir sopa ile deveye vurunca dermansız hayvan birçok deveyi geride bırakacak kadar canlanıp süratlenmiştir.

Bir gün Hz. Peygamber, maddi sıkıntı içinde bulunduğunu bildiği Cabir’den devesini kendisine satmasını istemiş, Cabir’in “Ancak Medine’ye gidince verebilirim” şartını kabul ederek devesini satın almış. Medine’ye vardıklarında deveyi getiren Cabir’e iade etmiş ve parasını da vermeyi ihmal etmemiştir. Devesini geri veren Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, o gece Cabir için yirmi beş defa “istiğfar” etmiştir.

Hudeybiye’de Beyatürrıdvân’da bulunmuş ve Hz. Peygamber’in orada bulunan 1400 kişiye hitaben “Bugün siz yeryüzünün en hayırlı insanlarısınız”[2] dediğini rivayet etmiştir.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra Câbir’in muhtelif savaşlara katıldığı ve özellikle Şam’ın fethinde bulunduğu bilinmektedir. Hz. Ömer tarafından kavmini temsil etmekle görevlendirilmiştir.

Akabe Biatı’nda bulunanlardan en son vefat eden odur. Etekleri topuğuna değmeyen bir izâr giydiği, başına beyaz bir sarık sardığı ve sarığın ucunu arka taraftan dışarı sarkıttığı, bembeyaz saçını ve sakalını zaman zaman sarıya (bazı rivayetlerde kırmızıya) boyadığı bildirilmektedir.

Binden fazla hadis nakleden altı sahabiden biri olarak 1540 rivayeti hadis külliyatında yer almıştır.

Hayatının sonlarına doğru gözlerini kaybeden Cabir, 78 (697) yılında Medine’de vefat etmiş, cenazesini Hz. Osman’ın oğlu Eban radıyallahu anh kıldırmıştır.

Cennete girebilir miyim?

Bu hadisi şerif, İslam dininin temellerini kısaca açıklıyor olması hasebiyle en önemli hadisi şerifler arasında kabul edilmiş ve İmam Nevevi tarafından “dinin temel taşları” olarak seçilen “40 hadis” arasında yer bulmuştur.

İnsanın amelleri ya beden ile ya da kalp ile gerçekleşir. Bu ameller kendi içerisinde yapılmasına izin verilenler “helal” ve yapılması yasak olanlar “haram” diye iki kısma ayrılır. İnsan haramı haram bilip kaçınsa, helali de helal görüp dairesinin dışına çıkmasa, dinin bütün görevlerini yerine getirmiş ve selametle cennete doğru ilerlemiş olacaktır.

Böyle bir soruyu kim sorabilir?

Sahabiler, kendilerine dünya ve ahirette fayda verecek her konuyu soruyor ve aldığı cevapları pratize ederek amele döküyorlardı. İzah etmeye çalıştığımız hadis-i şerif bir sorudan ibarettir. Fakat bu soru öyle bir soru ki cennete giden en kısa yolun tarifini içinde barındırmaktadır. Soruyu soran kişi “İzzetin Rabbine yemin olsun ki güneş batmadan önce bu topal bacağımla cennetin yeşilliklerinde yürüyor olacağım” diyen Numan bin Kavkal’dır. Allah azze ve celle onun yeminini boşa çıkarmamış ve Bedir savaşına iştirak ettikten sonra Uhud Savaşı’nda canını şehid olarak almıştır. Şehid olduktan sonra Rasûlullah onun hakkında “Numan, Allah’a hayırlı zan besledi, Allah da onun zannını boşa çıkarmadı. Şimdi cennetin yeşilliklerinde yürüyor, üstelik ayağı topal değil” buyurmuştur.[3]

Numan bin Kavkal (r.a)

Cennete susamış bir sahabi, gidecek yolu soruyor. Çok fazla sabrı yok, dayanamıyor. Bir an evvel kendisini cennet nimetleri içerisinde görmek istiyor. Ayağı topal, eksiği kusuru var, haddini biliyor, ne istediğinin farkında, iş olsun diye sormuyor, alacağı cevap onun için rehber olacak. Evet, irdeliyor çünkü hedefi büyük. Kendini biliyor, neler yapabileceğinin farkında, verdiği sözü tutacak. Gözü Rasûlullah’ında, aklı hayali, cennet ırmaklarında. Hayatından belli… Ölümü beklemiyor ölümün peşinden koşuyor. Nerede bir gürültü duysa belki ecelim oradadır diye koşuşturuyor. Bedir’e katılmış… Kılıç sesleri kulağında çınlıyor. İnsan, ölümden korkarken cennet aşıkları, ölümü arzuluyor. Olmadı, Bedir’de varamadı hedefe, yılmak yoktu bir kere, hedefi yükseklere…

Ardından Uhud Savaşı, işte tam orada Uhud Dağı’nın karşısında beklentisi, arzusu ve en büyük temennisi olan şehadete ulaşıyor. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona şahitlik ediyor. Gitti cennete, bıraktı arkasında dünya dertlerini… Sanki “siz uğraşın dünyanızla ben kavuştum arzuma” der gibi. Topal bacağıyla tüm Müslümanlara bir ders veriyor en değerli varlığını, yani canını Allah için feda ediyor. Rabbi ona tam da yemin ettiği gibi cennettin nimetlerini ve yeşilliklerini veriyor, topal bacağı gitmiş sapasağlam yürüyor. Allah onu seçti. Şimdi cennet, diğer taliplerini bekliyor…

Birçok sahabi aynı Hz. Numan gibi bu soruyu sormuştur. İki şeyi öğrenmek istiyorlardı;

1) Cennete nasıl girebilirim?

2) Cehennemden nasıl kurtulurum?

Hedef açık, soru net. Ne afaki bilgiler istiyorlar ne de olmayacak işler peşinde koşuyorlar. En bariz özellikleri, Rabblerini çok iyi tanımışlar. Azabının ve rahmetinin farkındalar; azabından korkuyor, rahmetini umuyorlar.

Hadisten Çıkarılacak Dersler

1) Farzları yerine getirip haramlardan kaçınmak kurtuluşa götürür.

Birçok rivayette bu gerçeğe dikkat çekilmiştir. “Bir kul beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, zekâtı verir ve yedi büyük günahtan kaçınırsa, önüne cennetin tüm kapıları açılır, dilediğinden içeri girebilir: “Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, kusurlarınızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştiririz” (Nisa, 31)[4]

Bu dini yaşamak kolaydır, yeter ki kul bu yolda adım atsın Allah önünde nice kapıları açacak dini kolayca yaşama fırsatı sunacaktır.

Hiçbir kula gücünün yeteceğinden daha fazla yüklenmez. Çünkü bu dinin sahibi Hâkim ve Âlim olan Allah’tır. Tüm emir ve yasaklarında bir hikmet vardır. Kulların zaaflarını, acziyetlerini, sabırsızlıklarını bilir. Hiç kimseden yapamayacağı bir şeyi talep etmez. Fakat yer yer insan kendisini zora sokabilir, olmadık görevleri üstlenerek eline yüzüne bulaştırabilir. Hristiyanlar, Allah’tan korktukları ve daha fazla ibadet istedikleri için “ruhbanlığı” uydurup, daha sonra buna riayet edemediler. “Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar” (Hadid, 27). Dolayısıyla insan haddini bilmeli elindeki görevi eksiksiz bir şekilde yapmaya çalışmalı, bir işi bitirmeden diğerine başlamamalı, yok yere kendi üzerine sorumluluk almamalı ve kendi nefsine zulmetmemelidir. Gereksiz yere adakta bulunmak olmadık yere yeminler etmek ve yapamayacağı sözler vermek kişinin kendisine sorumluluk yüklemesinden başka bir şey değildir.

Haramların sayısı bellidir, terk edildiği takdirde hayatın normal akışında hiçbir değişiklik olmayacaktır. Haramları terk eden kişi “helal” sınırları içerisinde bolluk, bereket ve huzur bulacaktır.

Günümüz insanı bu huzura ve berekete daha önce hiç olmadığı kadar muhtaçtır. Bu dönemde Müslümanın yaşaması gereken hayatı özetleyecek olursak “Haram deryasında yüzüp kuru kalmaya çalışmak” diyebiliriz. Fakat eğer Allahu Teâlâ bizi bu dönemde yarattı ve İslamla şereflendirdiyse elbette “kuru kalanlar” var olacak ya da en azından “kurulanacak” çok insan olacaktır.

Faizden zinaya, kumardan yalana, dedikodudan gıybete, kul hakkından sahtekarlığa kadar türlü türlü haramlar gün içerisinde sürekli karşımızdalar. Elini korusan dilin, dilini korusan gözün, gözünü korusan kulağın maalesef bu haramlardan nasibini alıyor. Fakat terki diyar edecek durumda değiliz, mücadele etmek zorundayız. Bu dönemde “İslami yaşam” imkânsız olsaydı elbette ki bizden talep edilmezdi. Biliyoruz yükümüz ağır, sorumluluğumuz çok, bizi yıldıracak ve doğru yoldan uzaklaştıracak etkenler çok ama yürümek zorundayız, Allah’ın azabı çetin, kaçmak zorundayız. Rahmeti büyük, hak etmeliyiz.

 2) Samimi olmak gerek.

Soruyu soran Hz. Numan, samimi bir Müslümandı, kalbi ve bedeni uyum içerisindeydi, takvalıydı “mış” gibi yapmıyordu. Allah’ın azabından korkuyor, rahmetini arzuluyordu. Bu konudaki samimiyetini gerek söylemleri gerekse eylemleri ile gösteriyordu. “Bunlara riayet etsem ve bunlara bir şey ilâve etmesem” dedi. Hadisin başka rivayetinde ise “Vallahi bunlardan daha fazlasını yapmam” demişti. Verdiği bu sözü, ettiği bu yemini gerçekleştirmeye çalıştı.

Zaten Allah’ın rızasını kazanmak zor değildir. Allah azze ve celle kullarına zulmetmez, hak edene rızasını nasip eder, dilediğine bu yolu kolaylaştırır. Samimiyetle birlikte atılacak doğru adımlar kulu hedefe yaklaştıracaktır, sünnete ve hikmete uygun davranan arzusuna ulaşacaktır. Bu konuda Allah’tan yardım talep etmek gerek. Allah azze ve celle çağrılara icabet edecek ve şartları yerine getirilmiş duaları kabul edecektir “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir. Onlar, kesinlikle Rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini düşünen ve bunu kabullenen kimselerdir” (Bakara, 46-47)

Bedevilerden olan Damam bin Sa’lebe, peygamberimize gelerek namazlarla alakalı soru sordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Beş vakit kılmalısın” dedi. “Bundan daha fazla kılmam gerekir mi?” deyince “Hayır ama istersen nafile kılabilirsin” dedi. Bu sorunun ardından diğer farzları sırasıyla sordu ve farz olan bütün ibadetleri öğrendikten sonra “Vallahi nafile ibadet yapmam ama farzlardan da eksik bırakmam!” dedi. Bu söz üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Eğer doğru söylüyorsa kurtuluşa erdi demektir” buyurdu.

Evet, doğru söylüyordu, hiçbir farzı zayi etmeyecekti, belki nafileleri yapmayacak ama kulluk görevini hakkıyla eda edecekti bundan dolayı Rasûlullah onu göstererek “Cennetlik birini görmek isteyen bu adama baksın”[5] diyecekti.  Allah azze ve celle onların samimiyetlerinden etkilenebilmeyi ve bu dini samimi bir şeklide yaşayabilmeyi bize nasip eylesin…

Samimi olmayan insanlar yaptıkları her hayrı başkalarına göstermek isterler, bir gramlık hayrı bir kilogram olarak sunabilirler. Halbuki içerisine riya ve gösterişin karıştığı ameller Allah katında değersizdirler. Çünkü Allah hiçbir ibadette ortak kabul etmez, kişi ibadetiyle ya O’nun rızasını arayacak ya da aciz beşerin gözüne girmeye çalışacaktır. Bu konuda Allah azze ve celle net bir hüküm belirlemiştir “Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın.” (Kehf, 110)

3) Hadisi şerifte namaz ve oruç zikredilmiş fakat hac ve zekâttan bahsedilmemiştir. Bunun nedeni olarak; Hz. Numan’ın fakir olması sebebiyle bu iki ibadetten muaf tutulması ya da henüz bu iki ibadetin kullara farz olmaması sayılabilir.

4) Dinin direği olan namazın farziyetini inkâr etmek, dört mezhebe göre insanı dinden çıkarır. Farz olduğunu kabul etmekle beraber gevşek davranarak ya da tembellikle terk eden kişi üç mezhebe göre (Hanifi, Şafi ve Maliki) fasık, Hanbeli mezhebine göre ise kafir kabul edilmiştir. Böyle bir insanın en kısa zamanda tevbe etmesi ve kendisine çeki düzen vererek günümüzde Allah’a kulluğun en büyük göstergesi olan bu ibadete yönelmesi gerekir. Cahiliye bataklığında yetişmiş bir insandan hemen bu farza boyun eğmesi beklenemez, dolayısıyla hikmetli bir şekilde, sabırla onu bu ibadete davet etmek gerekir. Çocuklar yedi yaşına geldiklerinde artık namaza alıştırma çağına girmiş sayılırlar, on yaşına geldiklerinde gerekirse zorla bu ibadete çağırılırlar. Onlar için bu yaşlarda bu ibadet zor gelse de alıştıktan sonra bırakmak istemeyecekleri bir huy ve adet halini alacaktır.

Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar, namaz kılan bir toplum genel anlamda huzurludur. Fakat bunu “namaz kılan bir kişi melekleşir, asla günah işlemez” şeklinde anlamamak gerekir. Namaz kılan kişi günah işlemeye devam ediyorsa “kılma o namazı, boş ver seni kötülüklerden alıkoymuyor” denmez. “İşleme o günahı, Allah’tan kork, terk et onu!” denir. Kişi bu sözü duymaya çok muhtaçtır “Allah’tan kork!” sözü kalbinde iman olan herkesi etkiler. Dolayısıyla hatalarını gördüğümüz ya da fark ettiğimiz Müslümanları üslubuna uygun bir şekilde uyarmalı, toplum içerisinde değil de yalnız kaldığı bir durumda ona nasihat etmeliyiz, nasihat bir ihtiyaçtır her kul ona muhtaçtır, sonuçta “Din nasihattir…” Nasihatten ibarettir.

5) Ramazan orucunun farz oluşu konusunda hiçbir İslam âlimi ihtilaf etmemiştir. Orucun farziyetini inkâr etmek kişiyi dinden çıkarırken, şer’i bir özrü (hastalık, yolculuk, yaşlılık, çocuklu olmak v.b.) olmaksızın onu terk eden kişi fasık kabul edilir.

6) Amellerin mertebeleri vardır. İnsan ilk olarak farzları yerine getirmeli daha sonra nafilelere yönelmelidir. Herhangi bir ibadetin farzını yapmayan kişinin o ibadetin nafilesine yönelmesi hikmetsizliktir. Ramazan orucunu tutmayan kişinin pazartesi-perşembe orucuna devam etmesi, sabah namazını kılmayan bir insanın kuşluk namazını kılması makul bir davranış sayılmaz. Kişi önce eksik farzlarını telafi etmeli, varsa kaza borcu, gücü yettiği kadar bitirmeye çalışmalı daha sonra istediği kadar nafile ibadete sarılarak Allahu Teâlâ’ya yaklaştıkça yaklaşmalıdır.

7) Bir insanın kişisel olarak nafile ya da sünnet bir ibadeti terk etmesi ona günah kazandırmaz, ancak bu ibadetler farzlardaki eksiklikleri giderdiği ve kişiyi farzları daha kolay bir şekilde yapmaya sevk ettiği için nafile ve sünnetleri sürekli olarak terk etmek insanı gevşekliğe itecek belli bir süre sonra bu gevşeklik farzlara da sirayet edecektir. Bir topluluk herhangi bir nafile ibadeti külliyen terk edecek olursa, İslam ahkamını uygulayan devlet tarafından uyarılacak gerekirse bu durum ordunun devreye girmesini gerekli kılacaktır.[6]

8) Haramı ve helali belirleyen Allah’tır. Direkt ya da dolaylı olarak din ile alakalı herhangi bir durumun haram ya da helal, serbest ya da yasak oluşu Allah ve Rasûlü tarafından belirlenmiştir. Herhangi bir insanın bu konuda en ufak bir yetkisi olamaz “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez” (Maide, 87)

9) Her Müslümanın kendisine fayda verecek bilgileri sorarak öğrenmesi ve öğrendiklerini uygulamaya çalışması gerekir. Dini öğrenme konusunda güvenilir ilim ehli kişilerin öncülüğünde kitaplara başvurulması, sohbet ve ders halkalarına katılması kişiye büyük faydalar sağlayacaktır. Bu dini sadece internet ve televizyonlardan öğrenmeye çalışanlar bocalamaya devam edecek ve belli bir süre sonra kendi fikirlerini dini düşünceler zannetmeye başlayacaktır. Allah azze ve celle içinde bulunduğumuz toplumu ve tüm İslam ümmetini ıslah eylesin. Tekrar eski günlerdeki gibi bu dine sıkı sıkı sarılabilmeyi ve bir bütün olarak yaşayabilmeyi bize nasip eylesin. Tüm günahlarımızı affeyleyip hak etmesek bile lütfu ile bize şehadet makamını nasip eylesin. Çokça tevbe edip zikredebilmeyi ve samimi Müslümanlar olarak can verebilmeyi nasip ve müyesser eylesin…

[1].  Buhârî, “Veşâyâ”, 36; “Meġāzî”, 18

[2].  Buhârî, “Meġāzî”, 35

[3].  El-Vafi fi Şerhi Erbainen Nevevi.

[4].  Nesai; İbni Hibban.

[5].  Buhari- Müslim

[6].  Detaylı bilgi için; El-Vafi fi Şerhi Erbainen Nevevi 168.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir