BİNLERCE CANIM OLSAYDI DA HEPSİNİ ALLAH İÇİN VEREBİLSEYDİM

Abdullah bin Huzâfe radıyallahu anh, Hz. Ömer radıyallahu anh devrinde Bizanslılarla yapılan muharebede birçok Müslüman ile birlikte esir düşmüştü. Bizanslılar, ellerine geçirdikleri esirlere önce Hristiyanlık telkininde bulunur, kabul ettiği takdirde serbest bırakırlar, aksi hâlde çeşitli işkencelerle öldürürlerdi.

Abdullah bin Huzâfe radıyallahu anh’ın, sahabenin ileri gelenlerinden biri olduğunu öğrenen kral, ona ayrı bir ehemmiyet veriyor, Hristiyanlığı kabul etmesi için ona devamlı telkinlerde bulunuyordu. Fakat Abdullah bin Huzâfe radıyallahu anh bu tekliflerin hiçbirisine kulak asmıyor, Kelime-i Şehadet’i haykırmaya devam ediyordu.

Kral henüz ümidini kesmemişti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yakın arkadaşlarından birisinin Hristiyanlığı kabul etmesi, Bizans’ı tehdit eden Müslümanlar arasında bir panik meydana getirecek, bu haber insanlar arasında günden güne yayılacak ve Hristiyanlık âlemi için büyük bir muvaffakiyet olacaktı. Onun için kral, Abdullah radıyallahu anh’ın Hristiyan olması hâlinde kavuşacağı dünyalıkları durmadan artırıyor, yeni yeni tekliflerde bulunuyordu.

Kral, Abdullah radıyallahu anh’a en sonunda şöyle bir teklifte bulundu:

– Hristiyan olmayı kabul ettiğin takdirde, sana kızımı verir, seni saltanatıma ve mülküme ortak ederim.” O ise izzetle haykırarak şu cevabı verdi:

– Değil bütün Bizans topraklarını, Arap ve Acem topraklarını da versen, bir an olsun dinimden dönmem!

– Öyleyse öldürüleceksiniz!

– Buna gücünüz yetebilir. Ama imanımı kalbimden çıkarıp atamazsınız!

Sonra Hz. Abdullah çarmıha gerildi. Okçular devamlı olarak, ellerine ve ayaklarına yakın yerlere ok yağdırdılar. Bu arada yine kendisine Hristiyanlık telkinlerine devam ediliyordu. Aynı zamanda bir kazan su kaynatılmış ve Hristiyan olmayı reddetmiş olan Müslümanlardan birisi getirilmiş, kazana atılmak üzere bekletiliyordu. Derken o Müslüman, kaynar suya atıldı. Etrafta bulunanlar ve Abdullah radıyallahu anh, yanan kemiklerin cızırtılarını duydular. Sonra kazanın yanına Abdullah getirildi.

Bu esnada Kral, Abdullah radıyallahu anh’ın korkusundan ağladığını zannederek tekrar Hristiyan olmasını teklif etti. Abdullah radıyallahu anh yine tekliflerini reddetti. Kral:

– O hâlde niçin ağlıyorsun? diye sordu. Bu soruya cevabı şu oldu:

– Ben korkumdan ağlamış değilim. Biz Müslümanlar, Allah yolunda ölümden korkmayız. Benim ağlamamın sebebi şudur ki, ‘Başımdaki saçlarım adedince canım bulunsa da onlardan her biri böyle Allah yolunda ölüme gitse!’ diye düşündüm ve böyle bir düşünce beni ağlamaya sevk etti.

İslam izzetinin müşahhas bir timsali olan Abdullah’ın bu sözleri karşısında kral yeni bir teklifte bulundu:

– Başımdan öpersen, seni serbest bırakacağım.

Bizans saltanatına ortaklık teklifi karşısında bile imanından fedakârlık göstermeyen Abdullah radıyallahu anh, bir Hristiyan’ın başından nasıl öperdi? O, krala şöyle mukabil bir teklifte bulundu:

– Burada bulunan bütün Müslüman esirleri serbest bıraktığın takdirde dediğini yaparım.

Hz. Abdullah radıyallahu anh, kralın başını öpmeye giderken şöyle düşünüyordu: “Bu adamın, Allah’ın düşmanlarından birisi olduğuna inanıyorum. Bunun başını ise ancak Müslüman kardeşlerimi serbest bırakacağı için öpüyorum.”

Hz. Abdullah radıyallahu anh, kralın başını öptü ve o da sözünde durarak 80 Müslüman esiri serbest bıraktı.

Abdullah bin Huzâfe radıyallahu anh’ın imanından gelen izzet ve fedakârlığı 80 Müslümanın hayatının ve daha nicelerinin imanının kurtulmasına vesile olmuştu.

Esirlerle birlikte Medine’ye dönen Abdullah radıyallahu anh, Hz. Ömer tarafından karşılandı. Hz. Ömer, Abdullah radıyallahu anh’ı tebrik etti ve orada bulunan Müslümanlara hitaben: “Abdullah, kralın başından öperek 80 Müslüman kardeşimizin kurtuluşuna vesile olmuştur. Onun için Abdullah’ı başından öpmek, her Müslüman’a bir vazifedir. İşte ilk önce ben öpüyorum!” dedi ve başından öptü.[1]

Kıssadan Çıkarılacak Dersler

1) Yahudi ve Hristiyanlar, dinlerini değiştirip kendi dinlerine girinceye kadar Müslümanlardan razı olmayacaklardır. Bu durum bu kıssada da ortaya çıkmıştır. “Yahudi ve Hristiyanlar kendi dinlerine uymadığın müddetçe senden asla razı olmayacaklardır. De ki: “Hidayet, ancak Allah’ın hidayetidir.” Yemin olsun ki, sana ilim geldikten sonra şayet onların arzularına uyarsan Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.”  (Bakara, 120)

2) İslam düşmanlarının her zaman olduğu gibi, Müslümanlara zarar vermede öncelikle Müslümanların ileri gelenlerini hedef aldıkları görülmektedir. Her asırda olduğu gibi öncüleri ortadan kaldırarak, Müslümanları asıl dinlerinden uzaklaştırmayı ve her ne kadar isimleri Müslüman olarak kalsa da onları ruhsuz bedenler haline getirip istedikleri hedeflere ulaşmayı amaçlamışlardır.

3) İslam düşmanlarının genel kaideleri, Müslüman öncüleri kendi saflarına çekmek için öncelikle onlara mevki, makam vb. teklifler sunmak. Eğer teklifler fayda vermez ise işkence ve hapis yöntemine başvurmak. Bunlarda kifayetsiz kalırsa onları öldürmektir. Onlar böylece kazandıklarını zannederler. Hâlbuki kazanan, en yüce mertebe olan şehadet mertebesine ulaşan kişiden başkası olmaz.

4) Önceki ümmetlerde türlü türlü işkencelere uğrayan ve imanları uğruna serden geçenler olmuştur. Testereyle ortadan ayrılanlar, demir taraklarla eti kemiklerden ayrılanlar… Onlar bu işkencelere rağmen imanlarından vazgeçmediği gibi, Abdullah radıyallahu anh da tekliflere, işkencelere ve hatta ölümle tehdit edilmesine rağmen yılmamış, bu durum onun imanını artırmaktan başka bir etkiye sahip olmamıştır.

5) Hakiki iman sahibi, Allah’ın kendisi üzerindeki nimetlerini ve lütfunu idrak ettiğinden dolayı O’nun için ne yapsa hakkını ödemeyeceğini bilir. “Keşke binlerce canım olsaydı da Allah’ın bana vermiş olduğu nimetlere karşılık onları feda edebilseydim” şuurunda olur.

6) Toplum nezdinde büyük değere sahip olan kişiler, ruhsatları hemen tercih etmemelidir. Bu olayda da sahabenin ileri gelenlerinden olan Abdullah radıyallahu anh küfre zorlanmış ancak bunu canı pahasına da olsa kabul etmemiştir. Çünkü onun ruhsatı kullanarak küfrü onaylaması, kendisini takip eden pek çok kişiyi de saptırabilirdi.

7) Kralın “Hristiyan olmayı kabul ettiğin takdirde, sana kızımı verir, seni saltanatıma ve mülküme ortak ederim” teklifinde bulması bize, insanın nefsine hoş gelen iki unsurun neler olduğunu göstermektedir. Bu durum ayeti kerimede de şu şekilde izah edilmiştir: “Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın altın ve gümüşlerden, besili atlardan, hayvanlardan ve ekinlerden nefsin çokça arzuladığı şeyler insanlara süslü gösterilmiştir.”  (Âl-i İmran, 14)

8) Kralın teklif etmiş olduğu dünya süslerine rağmen, bu büyük sahabiteklifi şu sözleriyle reddetmiştir: “Değil bütün Bizans topraklarını, Arap ve Acem topraklarını da versen, bir an olsun dinimden dönmem!” Böylelikle asıl mükafatın Allah katında olduğunu bütün dünyaya haykırmış oluyordu. “ Oysa ona teklif edilenler, sadece dünya hayatının menfaatidir. Varılacak güzel yer ise, Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmran, 14)

9) Abdullah radıyallahu anh ölüm tehditlerine aldırış etmemiş ve ölümü göze almıştı. Çünkü o biliyordu ki “İzzetli ölmek, izzetsizce yaşamaktan üstündür.” İzzetini kaybederek yaşamaktansa, izzetlice şehit olmayı tercih etmişti.

10) Büyük zararı def etmek için, maslahat gereği küçük zarar tercih edilebilir. Abdullah radıyallahu anh, kralın başını öperek küçük zararı tercih etmiş, büyük zararı ise def etmiştir. Böyle yaparak bütün Müslümanların maslahatını da gözetmiştir.

11) Abdullah radıyallahu anh, tüm bu olaylar olurken İslam’ından ve izzetinden taviz vermemiştir. Hz. Ömer ve diğer Müslümanlar, asıl başından öpülecek kişinin kendisi olduğu için onu başından öpmüştür.

12) Müslümanların Allah’a ve Rasûlüne olan sevgileri, kâfirleri dahi hayretler içerisinde bırakacak seviyededir. Çünkü Müslümanların onlara olan sevgisi, Allah ve Rasûlü için her şeylerini feda edecek düzeydedir.

13) Kâfirleri çaresiz bırakan en önemli hal, Müslümanların ölümden korkmadan cesurca ölümün üstüne gitmesidir. Bu hal, kafir ile kuvvetli iman sahibi kul arasındaki en bariz farklardandır.

14) Kişi imanından taviz vermeden, Müslümanların kurtulması için nefsine ağır gelen tavırları gösterebilmelidir. Bu hal imanının bir gereğidir. Çünkü muttaki bir Müslüman, kardeşlerini kendi nefsine tercih edebilmelidir.[2]

[1]. Halid Muhammed Halid, Sahabe Hayatından Tablolar, Kervan Yayın Dağıtım:1, s.25-28

[2].  Abdullah bin Huzafe radıyallahu anhu hakkında geniş bilgi için aşağıdaki eserlere bakınız :

– İbn Hacer, el-İsabe Fi Temyizi’s-Sahabe, ll/287-288 (Mustafa Muhammed baskısı).

– İbn Hişam, es-Siretu’n-Nebeviyye (es-Saka tahkiki).

– Muhammed Yusuf el-Kandehlevî, Hayatu’s-Sahabe, (Dördüncü ciltteki fihristlere bakınız)

– Tehzîbu’t-Tehzîb, V/185. – Ez-Zehebî, Tarîhu’l-İslam, ll/88.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir