KÖTÜLÜK MÜNADİLERİ – 2

Muhakkak ki kötülüğe ilk davet eden iblisin ta kendisidir. Allahu Teâlâ, imtihan için Âdem babamıza ve Havva annemize cennetteki bir ağacı göstererek, buna yaklaşmayın buyurmuştur. Allah Teâlâ, bu ağaç haricinde cennette istedikleri nimetlerden faydalanma imkânı tanımıştır. Helal ve haramın ölçüsünü koyan Allah’tır.

Düşünüldüğünde bir ağaca yaklaşmak haram olmasa da Allah yasakladıysa, haram demektir. Yasaklanan her şey, kişiye kötülük getirmektedir. Günümüz insanları kötülüklere çeşitli kılıflar bulsa da kötü kötüdür. Görüyoruz ki bazı insanlar yeminler ederek, karşısındaki insanının menfaatini düşündüğünü belirterek kötülüğe çağırmaktadır. “Yeminler olsun ki seni düşündüğüm için söylüyorum” cümleleri kulaklarımızda yankılanmaktadır.  Aslında olan ise kendisi gibi düşünmesini ve yaşamasını sağlamaya çalışmaktır.

İnsanlar kendi fikir ve düşüncelerini kötü de olsa insanlara dikte etmekten hoşlanırlar. Tarih boyunca kötü niyetli insanlar, diğer insanlar üzerinde tahakküm sahibi olmak istemektedirler. Bunlar iblisin yolundan gidenlerdir. Bakıldığında çağırdıkları şeyler iyilik gibi görünmektedir. Aslında olan ise kötülüğün özüdür. Şeytan da iyilik öne sürerek Allah azze ve celle’ye karşı gelmeye çağırmıştır. Şeytan onlara dedi ki: “Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedî kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı.” “Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim” diye de onlara yemin etti.” (Araf, 20)

Ne kadar tanıdık geliyor değil mi? İlk sigaraya alıştıran kişi… Bir dumandan bir şey olmaz. Rahatlarsın güven bana demedi mi? İlk alkole çağıran kişi bir bardaktan ne olacak ki? Kafanı toparlarsın. Güven bana… İlk zinaya çağıran kişi, ilk faize çağıran kişi, ilk cinayete, ilk harama çağıran kişilerin ortak özellikleri, bir iyilik öne sürerek kendilerinin güvenilecek biri olduklarını söylemeleridir. Bakıldığında zevklere çağırmaktadırlar. Ne var ki bunda senin mutlu olmanı istiyor diye düşünülerek kabul edilen ilk kötülükler; bir katilin, bir sapkının, bir despotun, bir şereften ve iffetten yoksun olmanın miladı olmuştur. Müslümanlar kısa vadeli düşünmediklerinden hem dünyayı hem de dünyadan sonraki hayatı için insanları iyiliklere çağırmaktadırlar. Kötüler ise sadece dünyayı referans aldıklarından dolayı insanları özgürlük, anı yaşamak, bir daha mı geleceğiz dünyaya gibi görünürde iyi söylemler, adı altında kötülüklere çağırmaktadırlar. Bir kötülüğün dünyada bedeli olacağı gibi en büyük kayıp ise ahiret hayatında gerçekleşmesidir. Allah’tan uzaklaştıran en küçük şey dahi kötülük çemberi içinde yerini alır.

 Kötülüğe çağırmanın tarihi iblise dayanmaktadır ancak vakıayı anlamak adına günümüzdeki kötülüğe çağıranları ele alacağız. İslam’ın yönetim ve pratik hayattaki kurallarının ortadan kalkması ile Müslümanlar sudan çıkmış balığa dönmüşlerdir. Devlet tarafından Kur’an ayetlerinin ve Rasûlullah’ın hadislerinin pratik hayatta referans alınmaması durumu, Müslümanlar üzerindeki stresi ve kafa karışıklığını arttırırken, birde sözde iyilik adı altında halkları kötülüğe sevk eden değişiklikler, Müslümanların her tarafını kuşatmıştır. Müslümanları iyiliğe davet eden âlimlerin asılmalarıyla ortada oluşan boşluğu doldurmaya çalışan içerideki haçlılar, insanları kendi dinlerinin kurallarına çağırmışlardır. 

Kadınlarımız toplumumuzun aynasıdır. Bir toplum şayet üstün ise kadınların üstün erdem, iffet, bilinç, ilim sahibi olmalarından dolayıdır. Nitekim kadınlar annelerimiz olduğu kadar öğretmenlerimizdir. Kadınların bilincini, iffetini, erdemli, davranışlarını kaybetmesi demek, nesillerin helakı demektir. Bu durumu çok iyi bilen haçlı dünyası geçmişte kadınlar üzerinden propaganda yürüttüğü gibi günümüzde de çok yönlü olarak yürütmektedir. Kadınlarımıza yönelik yürütülen bu kötülük projeleri tabii yine iyi niyetli bahaneler ortaya koyarak yürütülmektedir.

Osmanlı İslam devleti yıkılmış, cumhuriyet rejimi kurulmuştur. Haçlı zihniyetinin içerideki adamları tarafından Müslüman kadınları nasıl olur da iffetinden ve ahlakından uzaklaştırabiliriz düşüncesiyle Müslüman kadınların kendisine özeneceği bir rol model çıkarma davası güdülmüştür. Böylelikle Müslüman kadınlar, bu örneğe içten içe imrenecek ve bozulmaları hızlanacaktı. Kadınlar bozulunca bozuk bir nesil ortaya çıkacak ve batıyı kurtarıcı olarak görecekti. Her haliyle gelecek nesiller batı dünyasına özenecek ve dininden uzaklaşarak batının dini gibi bir yaşam süreceklerdi. İçeriden gelen ihanetler sonucunda büyük bir darbe alan Müslüman halklarına, kalıcı bir darbe indirme planları devreye sokulacak, bu planlar sonucunda dininden uzaklaşan gençler savaşmak bir tarafa kendilerini bile tanıyamayacak bir kimlik bunalımına sürüklenecekti. Ve batı amacına ulaşmış olacaktı. Bu sebeple cumhuriyet rejiminin 9. Yılında, cumhuriyet gazetesinin tertiplediği güzellik yarışması yapıldı. Bir yayın kuruluşu neden güzellik yarışması tertip eder? Bu da merak edilen bir soru olarak kalsın kenarda…

Cumhuriyet gazetesinin, bugün yine aynı misyonu sürdürdüğüne şahit olmaktayız. Müslüman kadınların ahlaken bozulması için Müslüman kadınların arasından birinin bu yarışmaya girmesi planlandı. Ancak peçeli, çarşaflı Müslüman kadınları bu yarışmaya katılmadı. Bunun sonucunda Feyziye Mektepleri öğrencisi olan 19 yaşındaki Keriman Halis Ece bu yarışmaya katılma kararı aldı. Feyziye okulları bugünkü Işık okullarının adıdır. Feyziye okullarının ilk yönetiminde ise sebataist Şemsi Efendi vardır. Yani geçmişteki ismi ile Feyzi Sıbyan Okulları, Yahudi dönmelerinin okutulduğu bir okuldur.  Müslüman kadınlara örnek olarak ortaya atılan Keriman Halis Ece, günah keçisi olarak seçilmiştir. Yarışmaya katılım için verilen ilanda şu cümleler yer almıştır: “16-25 yaşlarında evlenmemiş, namuslu kızlar ‘hafif ve balo kıyafetiyle’ yapılacak bu seçime katılabilecek. Kazanamayanların izzet-i nefislerinin rencide edilmemesi için adları açıklanmayacaktır.” Açıklamadaki namuslu kızlar ibaresi ile güzellik yarışmasının iffetsizliği kapatılmaya çalışılmış, kazanamayanların ise rencide edilmemesi adına adlarının açıklanmayacağı gibi ibare kullanılarak, yarışmanın çok mühim olduğu kanısı verilmeye çalışılmıştır. Görüldüğü üzere çıplak bir şekilde kurbanlık koyunlar gibi ya da köle pazarlarında görücüye çıkarılan esirler gibi erkekler önünde sergilenmek çok mühim ve itibarlı olarak yansıtılmıştır. Bugün kadın haklarından söz edenler kadınların bir mal gibi görülmesinden ve erkeklerin nefislerini doyurmak adına düzenlenen bu onur kırıcı yarışmalardan söz edecekler midir acaba?

Keriman Halis Ece’nin çok iyi piyano çalabilmesi, çok iyi yemek yapabilmesi, dikiş dikmesi ve Fransızcayı anadili gibi konuşması Abdülhak Hamid, Cenap Şahabettin, Vasfi Rıza, Yunus Nadi ve Peyami Safa’dan oluşan yarışmanın jürisini ziyadesiyle etkilemiş. Keriman Halis Ece, yarışmada birinci seçilince 31 Temmuz 1932’de Belçika’nın Spa kentinde yapılan dönemin en prestijli yarışması olarak kabul edilen, Türkçe karşılığı “Uluslararası Güzellik ve Zarafet Yarışması” olan International Pageant of Pulchritude’de Türkiye’yi temsil etme hakkı kazanmış. Keriman Halis Ece, 28 ülkenin katıldığı yarışmada International Pageant of Pulchritude’de birinci seçilirken, salondakiler, ‘Vive la Mustafa Kemal’, ‘Vive la Miss Turquie’ şeklinde tezahürat yapmışlar. Neden Fransızlar bu şekilde tezahürat yaptılar acaba?

Yarışmayı yerinde izleyen Halit Turhan Bey, Keriman Halis Ece’nin “International Pageant of Pulchritude”de dünya güzeli seçilmesinin siyasi ve dinî nedenlerden ötürü yarışma komitesi tarafından ayarlandığını söylemiştir. Hatıralarında Keriman Halis Ece’nin dünya güzeli seçilmesiyle ilgili olarak kaleme aldığı yazıda şu ifadelere yer vermiştir: “International Pageant of Pulchritude başkanı kürsüye çıkarak şunları söyledi: ‘Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın, Hristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 600 senedir dünya üzerinde hâkimiyetini sürdüren Osmanlı artık bitmiştir. Onu Avrupa Hristiyanları bitirmiştir. Elbette ABD’nin ve Rusya’nın hakkını inkâr edemeyiz. Neticede bu Hristiyanlığın zaferidir. Müslüman kadınların temsilcisi, Türk güzeli Keriman, mayoyla aramızdadır. Bu kızı zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzeli varmış, yokmuş bu önemli değil. Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene Hristiyanlığın zaferini kutluyoruz. Avrupa’nın zaferini kutluyoruz. Bir zamanlar Fransa’da oynanan dansa müdahale eden Kanuni Sultan Süleyman’ın torunu işte mayo ve sütyenle önümüzdedir. Kendini bize beğendirmek istemektedir. Biz de bize uyan bu kızı beğendik, Müslümanların geleceğinin böyle olması temennisiyle, Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz. Fakat kadehlerimizi Avrupa’nın zaferi için kaldıracağız.”

Keriman Halis Ece’nin dünya güzeli seçilmesi, Avrupa basını tarafından ‘Osmanlı kızının son hali’ manşetleriyle günlerce gündemde tutuldu. Hatta Keriman Halis Ece’nin fotoğrafları, kartpostal olarak basılıp dağıtıldı. Avrupa basınında Keriman Halis Ece’nin dünya güzeli seçilmesine farklı yaklaşımlar da oldu. O yaklaşımlar Müslüman bir kadının, bir Türk kızının çıplak halde kendini beğendirmek için devlet imkânlarıyla yarışmaya katılması, Türk modernleşme hareketinin doruk noktası olarak görüldü. Keriman Halis Ece’den sonra 1951’e kadar Türkiye’de güzellik yarışması düzenlenmedi. Çünkü istenilen amaca ulaşıldı ve rol model olarak Müslüman kadınlara sunuldu.

Peki, bu rol modellik bugün amacına ulaştı mı? Evet, büyük ölçüde işe yaradı. Müslüman kızların büyük çoğunluğu şu an dininden uzaklaşarak Hristiyanların dinlerine göre yaşamlarını sürdürmektedir. Hayattaki amaçları da yine bir Hristiyan kadının amaçları ile aynıdır. Görünürde masumane sıradan bir güzellik yarışması gibi görünen ama gelecek nesillerin bozulmalarıyla sonuçlanan bir kötülük.  Kadınların kendilerini yabancı adamlara sergilemesinin kadınlık onurunu zedelediği gibi despot erkeklerin elinde bir oyuncakmış gibi insan yerine konulmaması da kadınlık onuru ile bağdaşmamaktadır. Kadınlar itibarını İslam ile kazanmıştır. Hasan el-Benna’nın dediği gibi “Toplumun yarısı kadındır. Diğer yarısını da kadınlarımız doğurmuştur.”

Nitekim Rasûlullah sallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Sizin en hayırlınız, hanımlarına karşı en iyi davranandır.”[1]

[1]. Tirmizî, Radâ’, 11.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir