İMAN VE İSTİKAMET

Süfyan b. Abdullah radıyallahu anh dedi ki:

“Ey Allah’ın Rasûlü, İslam’a dair bana öyle bir söz söyle ki bu hususta senden başka kimseye soru sormayayım.”

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah’a iman ettim de sonra da dosdoğru ol.”

[Müslim rivayet etmiştir. Müslim Şerhi, 1, 213, (Müslim, iman 62)]

Hadisin Önemi

İki kısa cümleyle dinin özeti verilmiştir. Bu iki özellik kimde varsa ebedi saadeti elde edecektir. Kısaca “İslam dini nedir?” denilecek olursa bu iki kısa cümle, elbette ki yeterli gelecektir. İman ve istikamet var olduğu sürece tabiri caizse kişinin sırtı yere gelmeyecektir.

Hadisin Ravisi

Sufyan bin Abdullah es-Sekafi;

Sakif Kabilesi’nden ve Taif ehlindendir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelen heyetler arasında yer almıştır. Hadisi şerif dinlemiş ve rivayet etmiştir. Hz. Ömer döneminde Taif’te zekâttan sorumlu valilik görevinde bulunmuştur.

İman ve İstikamet

Hadis-i şerif iki özellikten bahseder; iman ve istikamet.

İmanın Kişiye Kazandırdıkları

İman kişiye şeref kazandırır, izzet kazandırır, hayatın anlamını öğretir. İman ehli, öldükten sonra ne olacağını, nerelere gidebileceğini bilir. Başına bir iyilik gelse Allah azze ve celle’den olduğunu ve bunun için şükretmesinin gerekli olduğunu bilir. Başına bir kötülük, musibet ya da bela gelse elleriyle yaptığı bir hata, günah ya da masiyetten kaynaklandığını bilir. Veyahut Allah azze ve celle onu imtihan edip derecesini yükseltmek istiyordur, bunun farkındadır. Hastalık ya da bir yakının vefatı ile imtihan edilse sızlanmaz, isyan etmez. Fakirleşse kanaat eder, zenginleşince infak eder. Allah azze ve celle için ne yaparsa karşılığını alacaktır, O’nun için nelerden vazgeçerse Allah onu unutturacaktır ancak iman ile yapılan iyilikler değer bulurken, iman vesilesiyle sonsuz azaptan kurtulacaktır.

Allah bizi imandan ayırmasın, evet istemedik ama bize nasip etti, şimdi de istiyoruz bizi ondan uzak etmesin.

İstikamet

Doğru hedefe doğru hareket etmek olarak kısaca anlatabileceğimiz istikamet kelimesi, doğruluk, dürüstlük, her çeşit işte i’tidal üzere bulunma, adalet ve doğruluktan ayrılmayıp din ve akıl dairesinde yürüme anlamında da kullanılmıştır.

Din ve dünya ile ilgili vazifelerini emrolunduğu gibi yapmaya çalışan bir Müslüman istikamet üzere yaşayan dosdoğru bir insandır. Bu sıfatlara sahip olan bir kimse toplumun en değerli bir ferdidir.

Sahabilerin, tabiinin ve başkalarının istikametin anlamı ile ilgili söyledikleri pek çok söz vardır.

İbn Abbas ve Katade derler ki “İstikâmet, Allah’ın farzlarını yapma konusunda sebat etmektir.”

Kadı İyad der ki “Yüce Allah’ı tevhid ettiler. O’nun yaratmada, yönetmede, ceza ve mükâfat vermede tek olduğuna inandılar ve O’na ibadet ettiler, sonra da dosdoğru yürüdüler. Tevhidden asla sapmadılar. Şanı Yüce Allah’ın itaatine, bu halleri üzere vefat edinceye kadar devam edip durdular.”[1]

Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de;

“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vadolunan cennetle sevinin! derler” (Fussilet, 30) buyurmuştur.

Bu ayet-i kerimede “Dosdoğru yolda yürüyenler” olarak tercüme edilen kelime “İstikamet üzere olanlar” anlamındadır.

İstikamet üzere olmak, doğru olan hedefe doğru yürümek demektir. Hedefi doğru olan kişi yavaş da yürüse, ara sıra düşse, ayağı sürçse fakat az çok hareket etmeyi terk etmeden yol alsa inşallah hedefine ulaşacaktır. Bir Müslümanın istikamet üzere olması günahsız bir melek gibi yaşaması değildir elbet. Evet, günah işler bazen hata eder. Masiyetlerin peşinden koşup ayağı takılır da yere düşer ancak Allahu Teâlâ’nın kendisine gönderdiği mesajları alır. Gelen bela, musibet dert ve kederden ders çıkarır. İşledikleri günahlardan dolayı pişmanlık hisseder. Artık başına ne gelse “Ben nerede hata yaptım?” diye kendini sorgular. Evet, melek değildir ama o bir münafık ya da kafir de değildir. Münafık olan kişi işlediği günah kadar sevinir ve kâr ettiğini zanneder. Kafirin zaten günahla sevapla işi yoktur. O, sadece “dünyamı kurtarayım” der ama istikamet üzere olan mümin hatalarından ders çıkarır ama yavaş ama hızlı hedefe doğru hareket eder.

Seleften bir zat şöyle demiştir: “Ben bir günah işliyorum ve bu günahın etkisiyle bindiğim hayvanın huyu ve eşimin ahlakı değişiyor. İşte o zaman işlediğim günahın farkına varıyorum”. İşte bu durum başa gelenden ibret almaktır, etrafına ibret nazarıyla bakmaktır, gelişen olaylarda Allah’ın bir hikmetini aramaktır.

İnsanoğlu kusurlu davranmaya ve hata etmeye meyilli olarak yaratılmıştır. Her halinde, her anında istikamet üzere olmasını beklemek doğru olmaz. İsmet sıfatıyla vasıflanan peygamberlerin dışındaki hiçbir şahıs hayatı boyunca sürekli olarak istikametin zirvesinde olamayacaktır.  Bu sebeple Allahu Teâlâ “Artık O’na doğru istikamet üzere olun (O’na yönelin) ve O’ndan mağfiret dileyin” (Fussilet 6). Yani siz istikamette kalmak için var gücünüzle çabalayın, kemale ulaşamayacağınız ve ara sıra kusurlu davranacağınızdan dolayı O’ndan mağfiret yani af talep edin ki kusurlarınızı görmezden gelsin.

Evet istikamet üzere olmak günahsız olmak değil, günahlarından pişman olmak ve uzak durmaya çalışmaktır. Araya uzun zaman girmeden hemen tevbe kapısını çalmaktır. “Kimileri günah işledikten sonra Allah’tan daha çok korkar, azabından sakınır ve öyle bir gözyaşı döker ki bu sebeple eski halinden daha iyi bir makama ulaşmış olur. Bu kişi tevbeden sonra günahtan önceki halinden daha iyi bir hale ulaşmış olur. İşlediği günah bu kişi için büyük bir hayra vesile olmuş ve rahmete dönüşmüştür. Bu kişi artık kendini beğenmez, nefsine güvenmez, amelleriyle böbürlenmez, alnını Mevla’sının eşiğine koyar, haddini bilir. Efendisinin, Mevla’sının korumasına ne kadar muhtaç olduğunun farkındadır. O’nun affına ve mağfiretine ihtiyacı vardır. Bu durum vesilesiyle daha önce yaptığı amellere güvenmez. Burnu yere düşer (kibirlenmez) ya da kendini başkasından daha hayırlı görmez. Rabbi’nin önünde hatalı, boynu bükük, günahkâr, utangaç, bir halde durur. Yaptıklarından ötürü korkuyor, amellerine güvenmiyor, günahını gözünde büyütüyor, hatalı ve kusurlu olduğunu biliyor, tüm bunların yanı sıra Rabbinin mükemmel vasıflara sahip olduğunu, hamd edilmeye layık olduğunu, ahdine vefa göstereceğini iyi biliyor…”[2]

Allah bizi istikametten ayırmasın, hatalarımızdan ders çıkarabilmeyi nasip etsin, düşsek de kalkabilmeyi, dursak da tekrar hareket edebilmeyi nasip etsin…

İstikâmet Ne Kazandırır?

  1. A) İstikâmet, dünya hayatında rızkın genişlemesine ve bolluğa sebeptir.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şayet istikamet üzere olsalardı (doğru yolda gitselerdi) onlara bol bol su verirdik” (Cin, 16)

Burada “bol bol su” diye tercüme edilen “Mâen ğadeka” kelimesiyle alakalı tefsirlere baktığımızda “Eğer onlar teslimiyet gösterip hak yolda dosdoğru yürürlerse biz de kendilerini, içinde denemek üzere nimetlere boğarız…” Burada, doğru yolda gidenlere bolca nimetler nasip edileceği, ama bu lütufların daima bir fitne yani sınav ve deneme amacı da taşıdığı belirtilmektedir”[3]

  1. B) İstikamet ehli olanların üzerine gökten melekler inecektir

“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner” (Fussilet, 30)

Bu âyet-i kerime, meleklerin ölüm esnasında, kabirde ve öldükten sonra dirilişleri sırasında istikâmet üzere yürümüşlerin üzerine ineceklerine delildir. Melekler ölüm esnasında korkudan yana onlara güvenlik verecek ve çoluk çocuklarından ayrılışın üzüntülerini izale edeceklerdir. Bu hususta Allah onlara halef olacaktır. Ayrıca melekler küçük ve büyük günahlarının bağışlandığı, amellerinin kabul olunduğu müjdesini de vereceklerdir. Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçmeyen şeylerin içinde bulunduğu cenneti de müjdeleyeceklerdir.[4]

Özellikle istikametten ayrılmaması gereken üç uzvumuz vardır; kalp, dil ve göz.

Evet insanoğlu hatalara meyilli ve doğru yoldan sapmaya meraklıdır, eğer en önemli uzuvlarını doğru yolda tutmayı başarabilirse nefsini sağlama alacak yoldan çıkması zorlaşacaktır. Peki bu üç uzuv nasıl istikamette kalabilir?

Kalbin istikameti: İstikametin aslı, kalbi tevhid akidesinde sabit tutmaktır. Tevhid kişiye, marifet, Allah korkusu, sevgisi ve yalnızca O’na tevekkül etme duygusu gibi manevi kazanımlar sağlar. Kalp bu güzel duygulara ulaşır ve onları korumaya çalışırsa diğer uzuvlar da ona itaat edecek ve dosdoğru bir şekilde yaşamaya gayret edeceklerdir. Çünkü kalp vücudun lideridir. Bir hadis-i şerifte bu duruma işaretle şöyle buyrulmuştur: “Dikkat edin! Muhakkak ki vücutta bir et parçası vardır. O salah bulduğu vakit bütün vücut salah bulur. O bozulduğu vakit bütün vücut bozulur. Dikkat edin o, kalptir”[5]

Dilin istikameti: Dil, kalbi istikamette tutmaya yarayan en önemli uzuvdur. Denilmiştir ki dil kalbin tercümanıdır, yani kalpteki duyguları ifadeye döker. Bir hadisi şerifte; “Kulun kalbi istikamet bulmadıkça imanı; dili istikamet bulmadıkça da kalbi istikamet bulmaz.”[6]

Dil doğru söylemeye alışır, yalandan uzak durursa, Allah’ı zikreder, kelamını tilavet eder, müminlere nasihat ederse kişinin kalbini etkileyecek ve şahıs kendisine çekidüzen vermeye çalışacaktır. Şeytan Müslümanların birbirlerine nasihat etmelerini istemez ve “sen bu kadar kusurlu ve günahkar bir kul olduğun halde kime neyi nasihat ediyorsun” gibi söylemlerle onu hayırlı işten uzaklaştırmaya çalışır, unutmayalım ki ağzımızdan çıkan sözler ilk olarak bizim kulağımıza ardından karşı tarafa ulaşır, nasihat etmeyi alışkanlık haline getiren kişiler ister istemez kendilerini kontrol etmek durumunda kalırlar, elbette ki kişi nasihat etmek için günahsız olmayı beklemesin eğer böyle bir beklentisi varsa bunun asla gerçekleşmeyeceğini bilsin, dili döndüğünce nasihat etsin eğer sözlerinin bir ağırlığının olmasını istiyorsa nasihat ettiği hususlara kendisi özellikle dikkat etsin…

Gözün istikameti: Kalbin istikamet veya sapmasına neden olan bir diğer uzuv da gözdür. Göz, kalbe tesir etmesi bakımından önemli bir organdır. Çünkü göze çarpan her şey kalpte yankı bulur. Kalp gördüğü şeye karşı ya heveslenip meyledecek veya tiksinip ikrah edecektir.

Gözün haramlardan sakındırılması bu manada çok önemlidir. Çünkü harama bakmak kalbin günaha doğru meyletmesine sebebiyet verir. Bu da kalbin istikametini zedeler. O yüzden kutsî bir hadiste şöyle buyrulur: “Nazar (bakış), şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim onu benim korkumdan dolayı terk ederse, kalbine öyle bir iman tatlılığı veririm ki onun tadını ve lezzetini gönlünün derinliklerinde hisseder.”[7] Her türlü harama bakmanın olabildiğince kolay olduğu bu çağda kardeşlerimizin özellikle bu hususa dikkat etmelerini, Allah için tavsiye ve nasihat ediyoruz, elimizde ki telefonlar, evimizdeki bilgisayarlar bizi uçuruma ve çukura düşürmesin, kendimize gelelim, şeytanın ayartmasına karşı dikkatli olalım harama bakmak çok kolaylaştı ancak Allah biliyor ve meleklerin yazıyor, bunu unutmayalım varsa böyle bir hastalığımız ilk olarak Allah’tan yardım talep edelim, Allah Şafii’dir şifa verir kulunun derdini kederini bilir, eğer bunu bir bela olarak görüp Allah’tan samimi bir şekilde yardım talep edersek umarız ki Allah kuluna yardım edecektir, muhakkak ki O karşılıksız lütuflar bahşeden, ve kullarının kendisinden bir şeyler talep etmesini sevendir. Ya Rabbi bizi ve ailelerimizi, bu çağın en büyük fitnelerinden olan, telefon, bilgisayar, internet v.b tuzakların fitnesinden koru, faydalı kullanıp zararlarından uzak durabilmeyi nasip ey Ya Rahman…

Hadisten Çıkarılabilecek Bazı Dersler

– Sahabiler nasihat dinlemeye ve dini öğrenmeye olabildiğince hevesli kişilerdi. Bu dini öğrenmek için fedakârlık yapıyorlardı. Soru soruyor, can kulağıyla dinliyor ve duyduklarını uygulamaya çalışıyorlardı. Bir konuda ilim alırken yapılan fedakârlıklar, o ilmin daha kalıcı ve etkili olmasına vesile olur,.Evinde oturup ilim öğrenmektense mescide, derneğe, camiye ya da vakfa giderek bir çaba sarfetmek, bir hocanın karşısında verilen dersleri can kulağıyla dinlemek ve Allah için gayret edip elinden geldiği kadarıyla amel etmeye çalışmak daha fazla kalıcı ve daha faydalı ilme ulaşmanın en güzel yollarındandır. Bunun yanı sıra gerekirse uykusundan ya da istirahatinden ödün vererek kitap okumaya çalışarak nefsini zorlamak da faydalı ilmin yollarındandır.

–  Verilen nimetleri korumak gerek. Allah bize imanı ve istikameti nasip ettiyse iki büyük nimet nasip etmiş demektir. Bu nimetlerin muhafazası için kadrini bilmek, şükretmek ve korumaya çalışmak gerek.

“Korumaya çalıştığımız paramızdan daha fazla mücadele ederek korumazsak eğer elde ne istikamet kalır ne iman. Hepsi geldiği gibi gider…”

– Bu hadis-i şerif Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in  özlü sözlerindendir. Ona “cevamiulkelim” yani kısa cümlelerle çok değerli ve anlamlı dersler verebilme özelliği verilmiştir. Ancak vahiyle muhatap olan birisi bu kadar kısa cümlelerle bu kadar anlamlı ve güzel ifadeleri söyleyebilir. Allahu Teâlâ dünya da ahirette de O’na salat ve selam eylesin. Tüm günahlarımızı affedip “Livaul hamd” sancağı altında ona komşu olabilmeyi bize nasip eylesin…

[1]. Müslim Şerhi, I, 213.

[2]. İbni Kayyım el-Cevzi, Kalbin ilacı.

[3]. Cin Suresi tefsiri.

[4]. Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), s.226-227.

[5]. Buhârî.

[6]. Müsnedi Ahmed.

[7]. Taberanî.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir