HARUN ER-REŞİD

Harun er-Reşid, 30 Zilhicce 145’te (20 Şubat 763) Rey’de doğdu. Babası Halife Mehdî-Billâh’ın sarayında küçük yaştan itibaren iyi bir eğitim görerek büyüdü.

Abbasi halifesi olmadan önce babası Halife Mehdî-Billâh (775-785) tarafından genç yaşta Bizans’a karşı Anadolu seferine gönderilen Harun er-Reşid idaresindeki İslam orduları, Anadolu seferinde başarılı olarak İstanbul Boğazı’nın doğu yakasındaki Khalkedon’a (Kadıköy) kadar varılıp Bizanslılar her yıl vergi vermek şartıyla barış yapmak zorunda bırakıldı. Harun’a bu başarıları üzerine 166’da (782-83) babası tarafından “Reşîd” lakabı verilerek, kardeşi Mûsâ el-Hâdî’den sonra halife olmak kaydıyla veliaht tayin edildi.

Babası Mehdî’nin 169’da (785) vefat etmesi üzerine Harun er-Reşîd, babasının ölümünü ve kardeşi Mûsâ el-Hâdî’ye biat edildiğini bildiren mektuplar yazıp her tarafa göndererek, devlet içinde bir karışıklık meydana gelmesini önledi. Kardeşi Hâdî’nin kısa süren halifeliğinin ardından da 22 yaşında ikinci veliaht ve Abbasiler’in beşinci halifesi olarak halifeliğe geçti (170/786).

Hilafeti

Abbasi halifesi olunca Bizans-Abbasi sınırındaki şehirlerin surlarını güçlendiren ve bu şehirlere çok sayıda asker yerleştiren Harun er-Reşid (786-809), Bizans saldırılarına karşı bir savunma seddi oluşturdu. Bu durum Bizans üzerine yapılan Anadolu seferlerinde İslam ordularının gücüne güç kattı ve Anadolu’nun İslam yurdu olmasında büyük yararlılık sağladı.

Bizans ile yapılan karadan mücadelelerin yanında donanmayı da güçlendiren Harun er-Reşid, güçlendirdiği donanma ile Kıbrıs ve Girit’i almış, Antalya açıklarında karşısına çıkan Bizans donanmasını mağlup edip kumandanını esir almıştır. (h.174/790-91)

Bizzat komutasını yönettiği bir Bizans seferinde, İslam orduları Ankara’yı da içine alacak şekilde ilerledi ve Bizans’ın yıllık vergi ödemesi şartıyla sefer sonlandırıldı (798). 187 (802) ve 190 (806) yıllarında hazırlanan ordular, Bizans’ı tekrar mağlup ederek Konya ve çevresini fethetti.

Bizans üzerine yapılan seferler sonucunda devlet hazinesi zenginleşti. Bunun yanında Bizans elinde esir tutulan Müslümanlar da tutsaklıktan kurtarıldı. Sadece bir seferinde 3700 Müslümanın esaretten kurtarıldığına kaynaklarımız yer vermektedir.

Harun er-Reşid, hilâfeti süresince çeşitli iç isyanlarla da mücadele etmek durumunda kalmıştır. Şiî ve Haricî ayaklanmaları, onu epeyce meşgul etmiştir.

Şiî ayaklanmalarından biri olan Yahya b. Abdullah’ın ayaklanmasını sonlandırmak için gösterdiği gayreti sonuç vererek, büyümeden bastırılmıştır. Yahya’yı bir müddet hapis tuttuktan sonra serbest bıraktı.

Hariciler’in çıkardıkları isyanlar, liderleri öldürülerek bastırıldı.                                                 

İslam dışı düşünceleri yaymaya çalışan Cürcan merkezli isyanda da ele başları öldürülerek isyan bastırıldı.[1]

İdareciliği

Harun Reşîd’in hilafet dönemi, Abbasiler ve İslam tarihi için en zirve dönemlerden birini teşkil eder. Siyasi, dinî, sosyal ve ekonomik birçok alanda dikkate şayan gelişmeler bu dönemde yaşanmıştır. Özellikle ilmî alanda yapılan çalışmalar, döneminin ve kendisinden sonraki dönemlerin, altın çağ olarak isimlendirilmesine sebep olmuştur.

Kamunun yararına olan işlerde gayretini esirgememiştir. Onun zamanında yapılan camiler, mektep ve medreseler, hastaneler, kervansaraylar, yollar, köprüler ve kanallar, Harun’un toplumun refahı için ne kadar çalıştığına delildirler.[2]

İdare ettiği bölgelerde vali atamanın tek başına yeterli gelmediğini bilen bir kişilik olarak Harun er-Reşid, bu valilerin yaptıklarını kontrol eden kişiler de görevlendirmiştir.

Harun er-Reşid döneminde devletin başkenti “Medinetü’s-Selam” olarak bilinen Bağdat, saray ve köşkler inşa edilerek dünyanın ihtişamlı şehirlerinden biri hale getirilmiştir.

Onun döneminde “kadı’l-kudat”lık[3](baş kadılık, kadılar kadısı) müessesesi ilk olarak kurulmuş, bu makama da ilk olarak İmam Ebu Hanife’nin meşhur talebesi Ebu Yusuf, ardından kısa bir süre Ebü’l-Bahterî Vehb b. Vehb, ardından Ebu Hanife’nin diğer meşhur talebesi Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî getirilmiştir.

Abbasi devletinin en zengin döneminin yaşandığı bu dönemde Harun er-Reşid, devlet gelirlerinin tahsil edilmesinin nasıl olması gerektiği hakkında bir rapor hazırlamasını Kadı’l-kudat Ebu Yusuf’tan istemiş, Ebu Yusuf da ona “Kitabu’l-Harac” adını verdiği eseri sunmuştur. Eserin mukaddimesinde Harun er-Reşid’e yönetim hakkında nasihatlerde bulunmuştur. Bu nasihatlerden bazıları şunlardır:

“Ey Müminlerin Emiri! Allah sana büyük bir vazife verdi. O öyle bir vazife ki sevabı sevapların en büyüğü, cezası da cezaların en büyüğüdür. Allah seni, bu ümmetin işlerine memur etti… Bina; adalet ve doğruluk harcından mahrum temeller üzerine kurulduğu vakit, Allah o binanın temellerini bozar, yapanların ve yapılmasına yardım edenlerin üzerine yıkar. Bu sebeple bu ümmetin ve reayanın işlerinden Allah’ın sana tevdi ettiği vazifeleri ihmal edip hakların zayi olmasına sebep olma!…

Bugünün işini yarına bırakma, aksi halde işleri ve hakları zayi etmiş olursun. Ecel, emelin önündedir. Ecele, iş ve amel ile koş. Çünkü ecel geldikten sonra artık iş ve amel yoktur.

Şüphesiz, çobanların efendilerine hesap verdikleri gibi insan yöneticileri de Rabblerine hesap verirler… Kıyamet günü Allah katında en mesud çoban (idareci), idare ettiklerini en fazla mes’ud edendir. Binaenaleyh sen kendin hak yolundan ayrılma, aksi halde güttüğün (yönettiğin) kimseler doğruluktan ayrılırlar.

Hevâ ile (nefse tabi olarak) emir vermek ve öfke ile iş yapmaktan sakın. Biri ahireti, diğeri dünyayı ilgilendiren iki işle meşgul olduğun vakit, ahiret işini dünya işine tercih et. Çünkü ahiret bâki, dünya ise fânidir.

Allah korkusuyla daima tetikte ol. Yakın veya uzak insanlara Allah’ın emirlerinde eşit muamele et. Allah yolunda ve adaleti tatbikte hiçbir kötüleyicinin kötülemesinden asla korkma…

Kıyamet gününü; o korkunç durak yerini bilip de amel etmeyen, yararlı iş yapmayan kimsenin duyacağı hasret ve nedamet sonsuzdur… Allah her nefsi kazandıkları sebebiyle

cezalandıracaktır. Şüphesiz Allah’ın hesabı çabuktur…

Ey Müminlerin Emiri! Soruların cevabını hazırla! Zira bugün dünyada yapıp bıraktıkların yarın sana birer birer okunur. Hal böyle olunca, şahitlerin huzurunda Allah’la senin aranda geçmiş olan işlerin maskesinin düşeceğini hatırla!…

Allah kendisini razı edeceğiniz işlerde muvaffak kılsın, seninle ve senin elinde ümmeti ıslah etsin.”[4]

Kişiliği, İlim ve İlim Adamlarına Verdiği Değer

Mühründe “el-azametü ve’l-kudretü lillâh (azamet ve kudret Allah içindir)” yazılı olduğu kaynaklarda aktarılan Harun er-Reşid, “Hacca çok giden ve çok cihad eden bir hükümdar” olarak anılmıştır. Hacca gittiğinde fakihleri de beraberinde götürür, gidemediğinde yerine 300 kişiyi gönderirdi.

Hükümdarlığı İslam’a davet etmesine engel olmamış, dönemin Bizans İmparatoru VI. Konstantinos’a (780-797) İslâm’a davet mektubu göndermiştir. Mektubunda İslam inancının temeli olan tevhid ile nübüvvet konularına yer vererek, Allah’ın tek olduğunu eşi ve benzerinin bulunmadığını, Hz. Peygamber’in son peygamber, İslam dinin de son din olduğunu vurgular. Hz. Peygamber’in nübüvvetini ispat etmeyi amaçlayan birçok akli ve nakli delile yer verir.[5]

Harun er-Reşid, örnek bir idarecide olması gereken ilme ve ilim adamlarına olan muhabbet göstermede örneklik olmuş, döneminde ilim adamları açısından bereketli bir dönem yaşanmış ve birçok ilmi eser ortaya konulmuştur. Fudayl b. İyad’ın tavsiyesine uyulmuş, Kur’an’ı ezberleyerek ilmi çalışmalarda bulunan ve maddi yönden desteğe ihtiyaç duyanlara maddi destekte bulunulması valilere gönderilen emirname ile emredilmiştir.

Medine’ye oğullarıyla geldiğinde İmam Mâlik’ten Muvatta’sını yanına gelerek okumasını istediğinde İmam Mâlik ona “İlme gelinir, ilim kimsenin ayağına gitmez” cevabını verir. Bunun üzerine Harun er-Reşid, Muvatta’yı dinlemek üzere İmam Mâlik’in ilim meclisine gider.[6]

Harun er-Reşîd, Mâlik’e: “Senin kitaplarını çoğaltıp her yere göndereceğim ve herkesin bunlara uymasını emredeceğim” deyince, o: “Ey halife! Böyle yapma, âlimler arasındaki fark, Allahu Teâlâ’nın rahmetidir. Hepsi hidayet üzeredir. Her Müslüman, dinde söz sahibi, dilediği âlime uyar” buyurmuştur.[7]

Zamanının meşhur dil âlimi Kısâî ve yine dönemin meşhur fâkihlerinden İmam Ebu Hanife’nin talebesi İmam Muhammed’in vefatından duyduğu üzüntüyü şöyle dile getirir: “Bugün lügat ile fıkıh gitti.”[8]

“Vâizlerin efendisi” olarak nitelenen İbnü’s-Semmâk, Harun er-Reşîd’e yönetimle ilgili şu nasihatlerde bulunur: “Sen günün birinde yalnız başına öleceksin, tek başına mezara gireceksin ve yine tek başına diriltileceksin. O halde -suçlu-insanların, Allah’ın gazabına uğrayacağı ve ayakların kayacağı saatlerde Allah’ın huzurunda cennetle cehennem arasında suçlu olarak dikilmekten sakın, ki o gün pişman olunacak lakin tövbe kabul edilmeyecek, hata affedilmeyecek, fidye ve tazminat hiçbir işe yaramayacaktır.”

Bu sözleri dinleyen Reşid, dayanamayarak hüngür hüngür ağladı.

Fudayl b. İyad da ona şu nasihatlerde bulunur: “İslam ülkesi senin evin, insanları ev halkın gibidir… Allahu Teâlâ’dan kork ve O’na ne cevap vereceğini düşün. Cevaplarını şimdiden hazırla. Çünkü kıyâmet günü, Allahu Teâlâ sana Müslümanların hepsinden tek tek soracaktır. Hepsi için adalet isteyecektir. Bir gece bir ihtiyar kadın evinde yemek yemeden yatarsa, yarın (kıyâmet günü) senin yakana yapışır ve sana hasım (düşman) olur.” Bu sözleri dinleyen Reşid, dayanamayarak hüngür hüngür ağladı.

Genişleyen İslam coğrafyasında, bu dönemde önemli ilmi gelişmelerde yaşanmıştır. 794 yılında Bağdat’ta bir kağıt fabrikası kurduran Harun er-Reşid, yazılı belgelerin artmasında önemli bir rol oynamıştır.

Beytülhikme (Hizânetü’l-hikme) adı verilen bir kütüphane oluşturularak burada çeşitli dillerde yapılan tıp, astronomi, mühendislik ve düşünce eserleri tercüme edilmiştir. Bu tercümeler istinsah (çoğaltma) yoluyla da artırılmıştır. Bu çalışmaların meyvesi olarak Bağdat’ta bir de hastane kurulmuştur.

Vefatı

Râfi’ b. Leys’in isyanını (192/808) bastırmak üzere yanına iki oğlu Me’mûn ve Sâlih’i alarak sefere çıkan Harun er-Reşid, Tûs şehrine varınca hastalandı. 3 Cemâziyelâhir 193’te (24 Mart 809) de 23 yılı bulan hilafetinin ardından 44 yaşında burada vefat etti ve aynı yerde toprağa verildi.

Hastalığının şiddetlendiği esnada şu beyti söyler:

“Tıbbıyla ve devasıyla bir doktorun ne çare var elinde!

Karşı koyamaz çünkü başa gelecek mukadder illete!”

[1]. Muhittin Kapanşahin, Hârûn Reşîd Dönemi İsyanları, Bilimname, XXII, 2012/1, 35-59.

[2]. Muhittin Kapanşahin, A.g.m, 36-38.

[3]. İslam devletlerinde yargı sisteminin başında bulunan görevliye verilen unvan (DİA Ansiklopedisi)

[4]. İmam Ebu Yusuf, Kitabü’l-Harac, ter. Ali Özek, Hisar Yayınları, İstanbul, 1973, 27-47.

[5]. Yasin Ulutaş, Hârûn Reşîd’in Kostantin’e Gönderdiği İslam’a Davet Mektubunda Yer Alan Kelâmi Konular, Pamukkale Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi (PAUİFD), 7 (1) 2020, ss.585-606.

[6]. Süyûtî, Tarihu’l-Hulefa, 319.

[7]. Yeni Rehber Ansiklopedisi, İstanbul 1993, c.8 s.322-323.

[8].  Süyûtî, Tarihu’l-Hulefa, 309, İbnü Kesir, el-Bidâye, X/215.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir