HANGİ ZİNDAN?

Etrafına duvarlar yükseltmişler, öyle ki, dört bir yanın çevrili, yüksekçe kalın beton duvarlar. Üzerine demir kapılar kapanmış, asma kilitli. Üstelik küf kokuyor ortalık, uzun zaman olmuş buradasın. Duvarlar yosun tutmuş, üzerinde haşaratlar geziyor, akrep, çiyan, börtü böcek…

Yüzün öylesine solmuş ki güneş görmeyeli yıllar olmuş. Açık hava kokusu nedir unutmuşsun. Rüzgârı yüzünde hissetmeyeli kim bilir ne kadar olmuş.

Bakışların puslu, gözüne renk değmemiş, duvarın siyaha çalan tonu hariç.

Bir sessizlik ki kalbinin atışından başka ses yok neredeyse. Bir de aldığın nefes var; duvarları, asma kilitleri, demir kapıları aşıp gelen, ciğerlerini dolduran nefes. İçine çektikçe göğüs kafesini yükselten ve yavaşta verdiğin sonra tekrar tekrar aldığın nefes.

Kendini bırakmak istiyorsun adeta ama betondan başka seni saran bir şey yok. Onun kucağında uyuyup, onun kucağında uyanıyorsun.

Üzerine yorgan diye çektiğin soğuk hava sarıyor her yanını, zerreni dahi atlamaksızın.

Ne gece kavramın var ne gündüz. Zaman mı? Sana göre hep aynı. Hee orada bir zaman değişiyor evet. Sırtında şaklayan kamçılar birbiri ardına inince, acıların, zirve noktasına ulaşıyor. İşte zaman o vakit değişiyor. Sevdiklerin geliyor aklına. Hasret, sırtına inen kamçılardan daha sert.

Sen kim misin? Ne fark eder ki?

Belki Ahmet b. Hanbel, belki de Şeyh Ahmet Yasin.

Adın müminse eğer, seni tam da buradan, olduğun yerden alıp zirvelere ulaştıracak bir penceren var; nice alimleri, nice salihleri zindanlardan çıkarıp zirvelere taşıyan, duvarları yıkıp dağıtan ve ardından gökyüzünün maviliklerini seyre dalan.

Yıldızları tek tek avuçlarında toplayan, dudaklarında imanın lezzeti, alnı secdelerde, kalbi ise zirvelerde nice alim, nice salihler aşmadı mı bu zindan duvarlarını?

Ve dudaklarından şu sözler de dökülmedi mi? “Düşmanlarım bana ne yapabilir ki? Ben cenneti göğsümde taşıyorum. Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem seyahat, öldürülmem ise şehadettir.”

Göğüslerinde taşıdıkları imanlarıyla her türlü zindanı, sürgünü, çileyi, işkenceyi aşıp hürriyete, özgürlüğe kanat açıp bize yol göstermediler mi?

Biz nasıl bir zindandayız ki, göğsümüzdeki imanımız bizim kilitlerimizi açmıyor. Bizim için gökyüzü, alabildiğine üzerimizde. Bağrında kuşlar uçuyor. Yeşilin her tonu etrafımızı sarmış. Arada bir denize bakalım diyoruz. Hele de bir meltem esti mi, keyfimize diyecek yok. Yanında çayımızı da yudumlarken seyre daldık alemi. Sağımız bağ, solumuz bahçe. Hangi birini devşirsek bunların derken, zaman akıp gidiyor. Nasıl geçtiğini anlamıyoruz, geceler ve gündüzler birbirini kovalıyor.

Duvarlarımızın biri yeşil biri mavi. Her mevsim yaşanıyor bu zindanda. Bazen yağmurlu havada yürümeyi seviyoruz, bazen de güneşlenmeyi. Kar yağsın da isteriz, en kalın elbiselerimizi giyip onun keyfini süreriz.

Biz zindanımızı sevdik galiba, o yüzden kilitleri açılmıyor.

Ebu Hureyre radıyallahu anh’tan rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Dünya müminin zindanıdır…” [1]

Çünkü Allahu Teâlâ cennette müminler için o kadar büyük sevaplar ve kalıcı nimetler hazırlamıştır ki, bu dünyadaki en güzel nimetler, en lüks yaşayış tarzları bile onunla kıyas edilemez. Dolayısıyla ahiretteki mutlu hayatı görenler, arzulayanlar, özleyenler için dünya hayatı zindandan başka bir şey değildir.

Dünya üzerinde yaşamış ne kadar salih kul varsa, hayatlarına baktığımızda hep çileli olduklarını görürüz. Dünya hayatı onlara güzelliklerinden daha çok dert ve sıkıntılarla yaklaşmıştır.

Dünyanın masmavi gökyüzüne, yemyeşil doğasına, akarsularına, türlü meyvelerine, lükslerine, nimetlerine rağmen onların dünyada payına düşen hep çileler, sıkıntılar, sürgünler, zindanlar olmuş ve onlar zindanlarını asla sevmemişler. Göğüslerinde taşıdıkları hidayet anahtarı, üzerlerine vurulan bütün kilitleri açmış, onları imanın doruklarına ulaştırmış, zirveleri şehadet olmuştur.

Hişam, Hasan-ı Basri rahimehullahın şöyle dediğini rivayet eder: “Allah’a andolsun ki öyle topluluklara yetiştim ki (sahabeyi kastediyor) içlerinden bazıları ile arkadaşlık yaptım. Dünya onların gözünde şu topraktan daha basitti. Onlardan birisi elli sene yaşar ne bir elbise diktirir ne altına bir yatak alır ne de ailesine bir yemek yapmasını emrederdi. Gece olunca kıyama durur, boyunlarını büker ve gözyaşlarını dökerek kurtuluşları için Rabblerine münacad ederlerdi. Bir kötülük işlediklerinde hüzün duyar, Allah’tan mağfiret dilerlerdi.”[2]

[1]. Müslim.

[2]. Kitabü’z-Zühd, cilt II, s. 401.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir