CİHADIN GAYESİ

“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere (cihada) çıktığınız zaman iyice araştırın. Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatini isteyerek ‘Sen mümin değilsin’ demeyin. Allah katında çokça ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz. Allah size lütufta bulundu. O halde iyice araştırın. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan çok iyi haberdardır.”

(Nisa, 94)

Mümin orada burada insanların içlerinde gizledikleri sırları araştırmakla mükellef değildir. O’nun vazifesi Allahu Teâlâ’nın kendisini sorumlu tuttuğu mükellefiyetleri en iyi şekilde yerine getirmeye çalışmaktır. Çünkü ne kendisi ne de muhatabı Allah’ın huzurunda hesap vermekten kaçamaz, buna yol bulamaz.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ondan sonraki raşid halifeler döneminde idarecilerin topluma karşı en özen gösterdikleri konulardan biri de zahire göre hüküm vermekti. Bu durum her ne kadar suistimale yol açacak gibi görünse de toplum hayatının istikrarı ve sosyal hayatta kaosun önüne geçmek için bundan başka bir çıkar yol yoktur. İbn Abbas radıyallahu anhuma Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle söylediğini rivayet eder: “Eğer insanlara iddiaları üzerine (iddia ettikleri şey) verilmiş olsaydı, bazı kimseler birtakım kimselerin malları ve canları üzerinde hak iddia ederlerdi. Fakat delil getirmek iddia sahibine, yemin de inkâr eden kişiye düşer.”[1] Bu hadisi şerif özellikle fıkıh sahasını ilgilendirirken meseleye bu kadar ehemmiyet verildiğine göre acaba can güvenliği gibi önemli bir meselede nasıl hassas davranılabilir?

İslam, günümüzde cahiliyeye mensub fikirlerin yansıtmaya çalıştıkları gibi her fırsatta insanların kanlarını dökmeyi mübah gören bir sistem olmadığı gibi, İslam’ın can güvenliğine verdiği ehemmiyeti bilmeyen bazı Müslümanların insanları dinden çıkmakla ve kanlarının akıtılmasının mübah kılmakla itham ettikleri kadar her dileyenin dilediğini yapacağı bir nizamda değildir. Bilakis İslam her hak sahibinin hakkını teslim etmeyi uygun görür. Onun gerçekleştirmek istediği şey en başta insanların hidayetine vesile olmaktır. Bu hidayeti kabul etmeyen kişileri kendisine düşmanlık güdüp savaş açmadığı müddetçe kendisinin hâkim olduğu yerlerde dahi huzur içinde yaşatmak bu dinin gayeleri arasındadır.

Ayet-i kerime düşman safında cereyan eden her hareketin iyice araştırılmasını emrediyor ve bu emri cümlenin devamında tekrarlıyor. Ta ki mücahidler şeriatın yasaklamış olduğu sınırları aşarak yöre halkından masumlara ve kalben veya zahiren İslam’a girenlere zarar vermesinler. Velev ki bunu ila-i kelimetullah için dahi yapsalar. Zira mümin bir kişi asıl kazancın ve ganimetin Allah katında olduğunu, dünya nimetlerinin zail olduğunu bilir. Bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde bazı hadiseler meydana gelmiş ve efendimiz ashabına nasıl davranmaları gerektiğini öğretmiştir.

İmam Taberi rahimehullah tefsirinde şu rivayeti aktarıyor: İbni Ömer radıyallahu anhuma’dan şöyle rivayet edildi: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Muhallim bin Cessame’yi bir birlikle gönderdi. Amir bin Edbat yolda onlarla karşılaştı ve İslam’a uygun bir şekilde onları selamladı. Aralarında cahiliyeden kalan bir düşmanlık vardı. Muhallim ona bir ok atarak öldürdü. Haber Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi. Bu konuda Uyeyne ve Akra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile konuştu. Akra: Ya Rasûlallah! Bugün (geçiştirici) bir hüküm koy yarın hükmü değiştirirsin. Uyeyne “Vallahi hayır, benim tarafımın hanımları nasıl acı çektiyse onun tarafının hanımları da aynı acıyı tadacak” dedi.  Muhallim iki elbise içinde geldi, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in önünde oturarak kendisini bağışlanmada bulunmasını istedi.  Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ona: “Allah seni bağışlamasın” dedi.  Muhallim gözyaşlarını elbisesiyle silerek kalktı, kısa bir zaman geçmeden öldü ve onu defnettiler ancak toprak onu dışına çıkardı. Bunun üzerine Nebi sallallahu aleyhi ve selleme gelerek bu durumu ona anlattılar. O da şöyle buyurdu: “Toprak sizin bu adamınızdan daha şerlileri dahi kabul etti ancak Allah sizin hürmetinizin büyüklüğünü göstermek istedi. Sonra onu dağın yanına attılar ve üzerini taşla örttüler. Bunun üzerine “Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman iyice araştırın…” ayeti nazil oldu.[2]

Usame radıyallahu anh şöyle rivayet etti: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bizi bir seriyyeye gönderdi. Cüheyne’nin bir koluna Hurakat bölgesinde sabah baskını yaptık. Bir adamın peşine düştüm. O “La ilahe illallah” dedi ama onu vurdum. Bu konuda içime bir şüphe düştü. Bunu Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e anlattım.  Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “O La ilahe illallah dedi mi?” diye sordu. Ben de ey Allah’ın elçisi! O silah korkusuyla bunu söyledi, dedim. O da “Kalbini yarıp baksaydın ya! Silah korkusuyla mı yoksa başka bir sebeple mi yaptığını öğrenirdin!” dedi.[3]

Aynı ayetin tefsirinde Taberi’nin rivayetinde şu ibare geçmektedir: Usame, bu adamdan ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gördüğü muameleden sonra artık Lailahe illallah diyen bir adamla savaşmayacağına yemin etti.

Âlimlerin Ayet ile İlgili Görüşleri

İmam Taberi rahimehullah bu ayetin tefsirinde kıraat ve mana itibarı ile farklı manalar ifade eden bazı meselelerde alimlerin ihtilaf ettiklerini söyledi. Mananın daha iyi anlaşılması açısından Taberi’nin bu açıklamalarını beyan etmenin faydalı olacağını düşünüyoruz. İmam Taberi şöyle der:

Kıraat âlimleri Allahu Teala’nın “Size selam verene demeyin …” kavlinde ihtilaf ettiler. Mekke, Medine, Küfe karilerinin geneli “selem”… yani teslim olma manasında okurken, Küfelilerin bazıları ve Basralılar “ selam”… yani selam verme manasında okudular.

Bize göre bu konuda ki kıraatin doğru olanı “size teslimiyetini bildirene” yani “tevhid konusunda Allah’a teslim olan, sizin dininizi kabul eden” manasına gelendir.

Bunu seçmemizin nedeni bu konudaki rivayetlerin farklı farklı olmasıdır. Bazı raviler (öldürülen kişinin) hak şehadet getirdiğini ve ben Müslümanım dediğini rivayet ederken, bazı raviler o kişinin “esselamu aleykum” diyerek İslam selamı verdiğini belirttiler. Bazı raviler de o kişinin, Müslümanlar kendisini öldürmeden önce İslam’a teslim olan bir Müslüman olduğunu belirtmek istediğini rivayet ettiler. Bu manaların hepsini “selem” kendi bünyesinde toplar. Çünkü Müslüman teslim olandır, İslam selamıyla selam veren teslim olandır, hak üzerine şehadet getiren İslam ehline teslim olandır. Bu manalar “selam” lafzı için geçerli olmaz. Çünkü “selam’ın” bu konuda selamlama hariç bir manası yoktur. Bundan dolayı “selem” lafzını daha doğru bulduk.

Tefsirciler “Daha önce siz de öyle idiniz sözü hakkında ihtilaf ettiler. Bazıları mananın “Siz de kavminden kendi nefsi hakkında (öldürülmekten) korkan bir şekilde dininden dolayı gizlenen, size teslimiyet verdikten sonra öldürdüğünüz kişi nasıl idiyse, bir zamanlar kavimleriniz içinde dinlerinizi gizleyen, onlardan nefislerinize bir zarar gelecek korkusuyla yaşardınız da Allah size iyilikte bulundu” şeklinde olduğunu söylediler. Bazı alimler de şöyle dedi: Bunun manası “Size teslimiyetini bildirdikten sonra öldürdüğünüz bu kişi nasıl kafir idiyse siz de önceden kafirdiniz. Allah size sonradan nasıl hidayet verdiyse ona da verdi” şeklindedir.

Bu iki görüşten en evla olan birinci görüştür.[4]

İmam Kurtubi rahimehullah günümüzde çok konuşulan bir meseleye temas etmektedir. İnsanların canlarının korunması hakkında temel kaideyi veciz bir şekilde izah ederek der ki:

“Bir Müslüman (İslam devletinden) ahdi olmayan bir kafir ile karşılaşırsa onu öldürmesi caizdir. Eğer kafir ‘La ilahe illallah’ derse öldürmek caiz olmaz. Çünkü o; kanını, malını ve ailesini koruyan İslam bağına sığınmıştır. Eğer bunu söyledikten sonra Müslüman onu öldürürse ona karşılık o da öldürür. (Sahabe dönemindeki) kişilerden kısasen öldürmenin düşmesinin sebebi onların henüz İslam’ın ilk zamanlarında olmasından dolayıdır. Ashab, o kişinin kendini korumak istediğini, silah korkusu ile bunu söylediğini, asıl canı koruyacak şeyin bu kelimeyi mutmain bir şekilde söylemek olduğu şeklinde tevil ettiler.  Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ise kelime-i şehadeti nasıl söylerse söylesin kişiyi koruyacağını söyledi. Bundan dolayı Usame’ye ‘Kalbini yarıp baksaydın ya! Silah korkusuyla mı yoksa başka bir sebeple mi yaptığını öğrenirdin’ dedi.[5] Bununla öldürdüğü kişinin sözünde sadık mı yoksa yalancı mı olduğuna bakmasını söylemiştir ki bu mümkün değildir. O zaman sadece o kişiye kendini beyan etmesi için dili kalır. Bu konuda fıkıhta önemli bir bölüm vardır. Bu konu zanna (zannı galibe) ve zahire dayanır, kat’iliğe ve sırlara müttali olmaya dayanmaz.”[6]

Ayetten Çıkarılabilecek Dersler

– Müslüman kendi nefsi için istediğini tüm insanlar için istemelidir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz Medine de İslam devletinin başında ve güç kendi elindeyken münafıklara dahi zahiren Müslüman olduklarını söyledikleri için Müslüman muamelesi yaptığına göre Müslüman ferdin günümüzde hüküm verme konusunda dikkatli olması gerekir.

– İslam zahire göre hüküm verir, sırları ise Allah’a havale eder. Ancak bu, hakkın zayi edilmesi anlamına gelmez. Çünkü herkes amelinden sorguya çekilecektir.

– İslam, kendisine tabi olanları geçici olan dünya hayatından ziyade asıl yurda teşvik eder. Müslüman düşmanın elindeki ganimete değil, Allah Teala’nın onun kalbine vereceği hidayete yönelir, cihadını bu gaye ile yapar. Halid bin Velid radıyallahu anh ile Roma ordusu komutanlarından George arasındaki diyalog dikkat çekicidir.

[1]. Beyhaki, Sünen’ül Kübra, cilt X, s.252.

[2]. Taberi, Suyuti Ed Durrul- Mensur’da bu hadisi Taberi’ye dayandırmıştır.

[3]. Müslim, hn.96.

[4]. Taberi Tefsiri, Nisa suresi 94.

[5].  Müslim, hn: 96.

[6]. Kurtubi Tefsiri, Nisa süresi 94. ayet.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir