HAYATIN HER SAFHASINDA VE CİHADDA ÖLÇÜMÜZ TEDBİR!

İslam, günümüz dünya düzeninin Müslümanlara dayatmaya çalıştığı üzere sadece kul ile Rabbi arasında cereyan eden bazı sembolik ibadetlerden ibaret değildir. Onun insana vermek istediği çok sayıdaki mükellefiyetlerden biridir ibadet etmek. Eğer kulun sorumluluğu birkaç ibadeti yapmakla nihayete erecek olsaydı bu vazifeleri bildirmek için altı bin küsür ayete ihtiyaç olmaz, birkaç sayfacık ile risaletin tebliği gerçekleşmiş olurdu.

İslam hayatın her noktasını kuşatan cihanşumül bir dindir. “Ameller niyetlere göredir.”[1] Hadis-i şerifi sadece bazı ibadetler için değil şeriata uygun ihlas ile yapılan tüm amellerin sevap kazandıracağına delalet etmektedir. Müslüman namaz, sadaka, oruç ve hac gibi İslam’ın şartlarını yerine getirerek sevaba nail olacağı gibi ziyaretleşme, yoldaki eziyeti kaldırma, can taşıyan her varlığa iyilikte bulunma ile de sevap kazanır.

Hiç şüphesiz Müslümanların elinde çok değerli düsturlar vardır. Bu düsturlar var oldukça -ki kıyamete kadar var olacak- ve Müslümanlar bunlara müracaat ettiği müddetçe felah bulacaktır. Zahiren tüm dağınıklığa, ayrılıklara ve fikri bölünmelere rağmen Müslümanlar dünya siyasetinin boş olan tahtına en yakın topluluktur. Yeter ki bu düsturlara sımsıkı sarılsın ve onun gereklerini yapmaya gayret etsin. Bu düsturlar Allah’ın kitabı ve onun pratik hayattaki yansıması olan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti seniyyesidir.

İslam’ın bize önemli tavsiyelerinden biri de genel olarak dünyevi ve uhrevi işlerimizde tedbire riayet etmektir. Ayeti kerime her ne kadar Müslümanların savaş hususundaki tedbirlerine dikkat çekse de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatını inceleyen herkes tedbirin dinimizdeki yerini müşahede edecek ve bu dinin tedbir üzerine bina edildiğine kanaat getirecektir. Her ne kadar bazen Müslümanların tüm tavsiyelere ve tedbir telkinlerine uymamaları bazı zarar ve yenilgilere vesile olmuşsa da tedbir almaktan başka bir çare yoktur. Çünkü kul ne kadar tedbir alsa da takdir Allah’ındır. Belki de tedbirlere riayet edilmemesi bazı derslerin alınmasına vesile olur. O tedbirlerden bazılarına Safiyurrahman  el-Mübarek Furi’nin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatı ve daveti isimli eserinden şöyle özetleyelim:

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Akabe civarında davet amacıyla hacca gelen kabileleri dolaşırken Medineli altı gence rastlamış, onlara İslam’ı anlatmış ve onlar da İslam’a girmişlerdi. Bir yıl sonra bu gençlerle aynı yerde gizlice buluşmuş ve onlarla anlaşmaya varmıştı. Medine’ye dönüşte yanlarında Musab b. Umeyr radıyallahu anh’ı muallim olarak göndermişti. Bir yıl sonra Medineli Müslümanlar kendi kabilelerinden olan müşriklerle beraber tekrar hacca gelmiş ve yine gizli bir şekilde yaptıkları görüşmede Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hicret edip kendilerine katılmasını söylemişlerdi. Bu üç görüşme o kadar gizli olmuştu ki Medineli müşrikler bunu hissetmemiş, Mekkeli müşrikler ise son anda farkına varmışlardı.

Hicret esnasında Efendimiz’in aldığı tedbirleri incelediğimizde gerçekten dehşet verici manzaralar ile karşı karşıya kalıyoruz. Hz Ebu Bekir radıyallahu anh’ın iki at beslemesi,  Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Hz. Ali radıyallahu anh’a kendi cübbesini giydirerek onu kendi yatağında yatırması, müşriklerin arasından çıkarken dua ederek çıkması, hiç kimsenin dışarı çıkmadığı sıcak saatte yol arkadaşının evine gitmesi, gizli yapacakları planı konuşurken yanlarına müstakbel zevcesi Hz. Aişe radıyallahu anha dahil kimsenin girmesini istememesi, ön kapıdan değil de arka kapıdan çıkmaları, Medine tarafına değil de ters taraf olan Yemen yönüne yönelmeleri, kendilerine günlük yiyecek ve haber temini için görevliler tayin etmesi, müşrikler mağaranın kapısına geldiğinde sadece Allah’a tevekkül etmesi, üç gün sonra daha önce ücretle tuttukları rehber ile yola çıkması ve pek çok badireleri geçerek Medine’ye ulaşmaları günümüz Müslümanlarının  üzerinde çokça tefekkür etmesi gereken önemli bir meseledir.

Yine Bedir Savaşı’ndan önce ashabıyla Medine dışında savaş konusunda istişare yaparak Medinelilerin gönlünü alması, Hubab b. Münzir’in savaş stratejisi olarak daha uygun bir yer teklif etmesini kabul etmesi, esirler hakkında ashabıyla istişaresi…

Uhud harbinde istişareye bağlı kalması ve okçular tepesine yerleştirdiği okçuların yerlerinden ayrılmamaları gerektiğini kesin bir dille tembih etmesi ve hayatının son demine kadar sebeplere sarılması her çağda İslam adına çalışanlara kuvvetli bir meşale hükmündedir.

Savaşta tedbirin ne kadar mühim olduğunu anlamak istersen şu ayeti dikkat ile tetkik et: “Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman onlardan bir bölük seninle beraber namaza dursun, silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secde ettiklerinde ötekiler arkanızda olsunlar, sonra henüz namazlarını kılmamış bulunan (bu) bölük gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve bunlarda ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. Kafirler isterler ki siz silahlarınızdan ve eşyalarınızdan gafil (uzak ve unutulmuş) olasınız da üzerinize ansızın bir baskın yapsınlar! Eğer yağmur yüzünden bir zarar görürseniz veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur. Yine de ihtiyat tedbirlerini alın. Allah elbette kafirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.” (Nisa, 102)

Alimlerin Ayet ile İlgili Görüşleri

Hafız İbn Kesir şöyle der: “Allah mümin kullarından kafirlere karşı tedbirli olmalarını emretmektedir. Bu durum düşmana karşı silah, araç-gereç ve Allah yolunda çıkmak için sayı çoğaltma hazırlığını gerektirir.”[2]

İmam Kurtubi rahimehullah ayetin öncesine dikkatlerimizi çekerek şöyle der: “Allah daha önceden Allah’a ve Rasûlüne itaati zikredince kendisine itaat edenlere dinini ihya etmeyi ve davetini yüceltmeyi emretti. Yine onlara düşmanı araştırmadan ve onların üzerine nasıl gideceklerini bilmeden saldırmamayı emretti. Bu onlar için daha evladır. Allah “Tedbirinizi alın” buyurarak savaşa nasıl girişeceklerini Müslümanlara öğretti. Bu durumun tevekküle aykırı olması bir yana bizzat tevekkülün ta kendisidir.

Şehid Seyyid Kutub ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle izahatta bulunur: “İşte görüldüğü gibi Kur’an Müslümanlara sadece bir ibadet ve şekli davranışlar dizisi sunmuyor. Onlara yalnızca ahlak ve edepten de söz etmiyor. Bazı zavallı kimselerin dini, bu donuk davranışlar bütünü olarak düşünmesinin gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Tam tersine din, inananların bütün hayatlarına ışık tutar. İnsanın yaşantısı boyunca karşılaşacağı problemlere, meydana gelecek şartlara dikkat çeker. Bu özelliği ile din, insan hayatında emir ve direktif kaynağını kendi temelinde bulundurmak ister. Hem Müslüman kişinin ve hem de İslam toplumunun hayatının, bütünü ile ilahi sistemin eseri olmasına özen gösterir. Onun kendi idare ve yönlendirmesi altında olmasını ister. Özelliklede Müslüman fert ve toplumun hayat metodunu çeşitli kaynaklardan almasını kabul etmez. Mesela kişisel hayatı, ibadet, gelenek ve ahlak kurallarını Allah’ın kitabından alması, ekonomik, toplumsal, siyasal ve ulusal ilişkileri de başka birinin kitap veya düşüncesinden alması hoş görüyle karşılanmaz. Beşerî düşüncenin görevi kendi başına hükümler ortaya koymak değil, değişen hayat ve gelişen olaylar için Allah’ın kitabından ve ortaya koyduğu sistemden ayrıntılı ve uygulanabilir hükümler çıkarmaktır. Bunu yaparken de bir önceki bölümde Allah azze ve celle’nin çizdiği yolu izleyecektir. Hüküm koyma konusunda insan zekasının yapacağı başka bir şey yoktur. Aksi takdirde ortada ne iman ve ne de İslam diye bir şey kalmaz. İkisi de temelden yok olur. Çünkü böyle davrananlar, henüz imana girmemişler, İslam’ın rükünlerini tanımamışlar demektir. Müslüman olmanın ilk basamağı Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığını kabul etmektir. Bu da aynı zamanda ondan başka hiçbir otorite ve kanun koyucu olmadığı anlamını taşır…

‘Ey iman edenler! Tedbirinizi alın’

Bütün düşmanlarınıza karşı tedbirinizi alın. Özellikle de saflarınızın arasına sinsice girmiş ve cihad konusunda pek ağır davranan kimselere karşı uyanık olun. Bunların kim oldukları bundan sonraki ayetlerde belirtilecektir. Yüce Allah tedbirin nasıl alınacağını da şöyle bildiriyor: ‘Bölük bölük veya toplu olarak savaşa gidin.’

Ayette geçen sübat kelimesi, sübet kelimesinin çoğuludur ve topluluk anlamına gelir. Burada kastedilen, cihada teker teker değil, aksine savaşın gerektirdiği şekilde küçük birlikler, ya da bütün bir ordu halinde çıkılmasıdır. Çünkü, teker teker çıkanlar her tarafa yayılan düşmanlar tarafından kolaylıkla avlanabilirler. Hele bir de bu düşman, İslam maskesini giymişse, bu durum daha da kolaydır.”

[1]. Buhari, hn.1; Müslim hn.1907.

[2]. İbn Kesir tefsirinden

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir