EŞLER ARASI PROBLEMLER VE ÇÖZÜM YOLLARI-2

Şimdi ise İslam peygamberinin hayatını inceleyerek onun bütün insanlara yaptığı “Hakikat Çağrısı” ile kendi evindeki hayatı arasında ne derece benzerlik olduğuna bir bakalım. Öyle görülmektedir ki tüm insanlar arasında sadece Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hayat kitabının her sayfası açıktır ve tarih, siret ve hadis kitaplarında kaydedilmiştir. Bu sebeple onun hanımları ve çocuklarıyla nasıl yaşadığını ve vaktini nasıl değerlendirdiğini de sahih yollarla bilmekteyiz. O, hayatını hususi ve umumi diye iki parçaya bölmedi. Aksine, hayatının her bölümü her zaman insanlara açıktı ki böylece insanlar onun söz ve davranışlarını takip edebilsinler, gerekli ibretleri alabilsinler.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanlara yalnızca umumî hayatını açmadı, hususi hayatında da insanlara öğreteceği davranışlar ve dersler olması dolayısıyla sadece ashabının değil, düşmanlarının da görmesi için hayatını açık bir kitap gibi herkesin gözleri önüne sermiştir.

Dünyada diğer erkeklerin hanımları, aile hayatına ait sırların muhafızıdırlar. Yalnızca Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zevceleri, inananların temsilcisi olarak, onun aile hayatının her yönünü muhafaza etmişler, daha sonra büyük bir dürüstlük ve imanla onu diğer insanlara aktarmışlardır. Gizli, açık her fiili önümüzde olan böyle bir hayat, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatının iki yönünde de ne kadar büyük bir uygunluk olduğunu görmek için en münasip yoldur.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in aile fertlerinin hayatlarının en başta ve en göze çarpan görüntüsü onların yaptıkları fiillerinin, onun gece-gündüz meşgul olduğu şeylerle aynı olması idi. Ailesi dünyevi arzular ve maddi gayeler peşinde koşarken onun, halka Allah’a ibadet ve itaati anlatması veya evi dışındaki insanlara takva, kanaat, cihad gibi konuları öğretip eve gittiğinde bu konuları unutması, kendisini evin işleri ve rahatlığında kaybetmesi gibi tezat teşkil eden durumlar asla söz konusu değildi. Gerçek tam tersi idi. Evinin dışında ne vazifesi varsa evine de aynı vazifeyle girerdi. Kendisinin meşguliyeti neyse ailesi de vakitlerini aynı meşguliyetle geçirirdi. Kur’an-ı Kerim, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bu yüce vasıflarını ve vazifelerini şöyle ifade etmektedir: “Okuma yazma bilmeyenlere, içlerinden kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen Allah’tır…” (Cuma, 2)

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bu vazifeleri -kadın ve erkek bütün münafıkların gece gündüz ilgilerini bu yüce vazifeden dünyevi arzu ve ilgilere çekmeye uğraştıkları bir zamanda- o münafıklarla beraber peygamber hanımlarına da hatırlatılmıştır. Münafık kadınlar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ev halkına gitmişler ve onları çeşitli yollarla kandırıp yanıltmaya çalışmışlardır. Peygamber hanımlarına şöyle demişlerdir: “Sizler soylu ve zengin ailelerin kızlarısınız. Rahat ve lüks içinde yetiştiniz. Bu adam ise sizi sefalet ve yokluk içine attı. Eğer onun esaretinden kurtulursanız o zaman büyük kabilelerin başkanları size evlilik teklif ederler, hayatınız çok rahat ve lüks içinde geçer.”

Oysa Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımları bu şekildeki şeytani propagandalardan etkilenmeyecek kadar bu duyguları aşmış mübarek insanlardı. İnsan tabiatının genel zayıflığını en iyi bilen Allahu Teâlâ yine de onlara tevdi edilen büyük ve ulvi vazifeyi hatırlatmıştır. Muhammed aleyhisselam onları bu yüce vazifenin sorumluluklarını omuzlamaları için seçmiştir. Bu dünyadaki hiçbir mevki ve şeref Allah’ın onlara tevdi ettiği bu vazifenin azametine ve yüceliğine denk olamaz: “Ey Peygamber hanımları! Sizler herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer Allah’tan sakınıyorsanız, edalı konuşmayın, yoksa kalbinde hastalık olan kimse tamaha düşer; daima ciddi ve ağırbaşlı söz söyleyin. Evlerinizde oturun, önceki cahiliyede olduğu gibi açılıp saçılmayın, namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve peygamberine itaat edin. Ey peygamber ailesi! Şüphesiz Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister. Evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmetini hatırda tutun. Şüphesiz ki Allah Latif’dir, Habir’dir.” (Ahzab, 32-34)

Kur’an’ın bu ayetleri açıkça göstermektedir ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Allah tarafından insanların hallerini iyileştirmek ve onları arıtmak, onlara kitabı ve hikmeti öğretmek için gönderilmiştir. Yine bunun gibi aile fertleri de vazifesinin tamamlanmasında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı olmaları için özellikle seçilmiştir. O nasıl bir rehber, imam, lider, elçi olarak en yüksek mertebede yer alıyor ve insanlar da ona uymakla emrediliyorsa, aynı şekilde hanımları da erkek ve kadınların anneleri olmuşlardır ki böylece insanlar onları model olarak kabul edip Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den gördükleri hayat tarzını onlardan da öğrensinler.

Nasıl ki Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem diğer insanlara anlattığı davetin icaplarını herkesten daha dikkatli ve gayretli olarak bizzat yerine getirmiş ve tatbik etmişse benzer şekilde hanımlarına ve ev halkına da evlerinden çıkan bu nur kaynağından önce kendilerini aydınlatma ve akabinde başkalarını aydınlatma mesuliyetini yüklemiştir. Allah, bu dünyanın zenginliklerinin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i kendine çekmesini nasıl ki istememişse, aynı şekilde ehli beytin de bu dünyanın zevk, eğlence ve servetleri ile meşgul olmalarından hoşlanmamıştır.

Fasık ve münafık kimselerin, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ve memur kılındığı vazifeye karşı akla-hayale gelebilecek her türlü saldırı ve iftiralarına rağmen o, Allahu Teâlâ’nın yardımı ve yol göstermesi sayesinde bu hain tuzak ve planlardan emin bir şekilde görevinde sabit kaldı. Yine aynı şekilde kadın ve erkek münafıklar onun ev halkının ve evinin huzur ve sükûnet dolu havasını bozmak ve onları karışıklık içine itmek için bazı planlar yaptılar fakat Allahu Teâlâ onları emin kıldı. Bu dünyanın arzu ve cazibeleri, onları takip ettikleri hak ve hakikat yolundan çevirmekte başarısız kaldı.

İyi işlerin her çeşidi evde başlar. Bundan dolayı Allahu Teâlâ, Rasûlüne Hakk’a davete önce ailesinden ve yakınlarından başlamasını buyurmuştur. “(Önce) en yakın akrabanı uyar.” (Şuara, 214)

Allah’ın dini ile ilgili meselelerde onun şahsı için bir iltimas veya kayırma söz konusu değildir ve bu sebeple ailesine veya en yakın akrabalarına da bir iltimas yapılması söz konusu olamaz. Bu hususta herkese kazandıklarına göre hükmedilecek ve hiç kimseye ataları veya bir başkasıyla olan yakınlığından dolayı ayrıcalık tanınmayacaktır. Kötü amellerden ve günahlardan hesaba çekiliş ve cezalandırılma herkes için aynı olacaktır, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en yakınları bile bundan müstesna değildirler. Dolayısıyla sırf yakınlarından olmakla cezadan kurtulamayacaklarından, Hakk’a ve kendisine iman edip salih amellerde bulunmaları için yakınlarını uyarması emredilmiştir.

Hesap günü herkes kendi yaptıkları ile baş başa kalacak, en yakınları ve atalarından hiçbirinin yardımı söz konusu olmayacaktır. Tarih delillerle sabittir ki bu ayetin inmesinden sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ilk önce dedesinin oğullarına ve kızlarına tebliğde bulunmuştur. Onlara tek tek isimleriyle seslenerek “Ey Abdulmuttaliboğulları, ey Abbas, ey Rasûlullah’ın halası Safiye, ey Muhammed’in kızı Fatıma! Sizleri sakınmaya ve kendinizi cehennem ateşinin azabından korunmaya davet ediyorum. Ben sizi Allah’ın azabından koruyamam fakat benim malımdan dilediğinizi isteyebilirsiniz!” buyurmuştur.

Daha sonra gelen bir felaketten halkı uyarmak için Arabistan’da âdet olduğu üzere Safa tepesine çıkarak bağırmış: “Ey Kureyş halkı, ey Ka’boğulları, ey Mürreoğulları, ey Kusayoğulları, ey Abd-i Menafoğulları, ey Abd-i Şemsoğulları, ey Hâşimoğulları…” ve bu şekilde Kureyş’in bütün kabilelerini isimleriyle çağırmıştı. Herkes toplanınca onlara şöyle dedi: “Ey Kureyş! Eğer, şu dağın arkasında bir düşman topluluğu var, size saldıracak desem bana inanır mısınız?” Onlar geçmişte kendisinden hiç yalan duymadıklarını belirterek hep bir ağızdan “Evet!” dediler. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem aleyhisselam: “Öyleyse biliniz ki, ben şiddetli azap ile uyarmakla emrolunan Allah’ın elçisiyim. Kendinizi O’nun azabından koruyun. O’na karşı çıkacak olursanız size hiçbir yardımım olmaz. Kıyamet gününde yalnızca muttakiler bana yakın olacaktır. Sakının ki, başkaları salih amellerle gelirken, siz başlarınızın üzerinde günah yüküyle gelmeyesiniz. Sonra beni yardıma çağırırsınız da ben sizden yüz çevirmek zorunda kalırım. Şüphesiz burada, dünyada size kan bağıyla sıhriyetim (akrabalık bağım) var ve iyi bir yakınlığın gerektirdiği şekilde, size elimden geldiğince iyi muamelede bulunacağım” buyurdu.[1]

Konu, sadece yakınlarını uyarmak değildi. Gerçekte, vurgulanan temel mesele, din konusunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve yakınlarının diğer insanların kendisinden mahrum bulunduğu hiçbir özel ayrıcalığa sahip olamayacaklarıydı. Bir kişi için zararlı olan şey herkes için de zararlıdır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, bu zarardan önce kendini korumakla sorumluydu. Sonra en yakınlarını ve diğer insanları uyarmakla yükümlüydü. Diğer yandan, bir kişi için iyi ve faydalı olan herkes için de iyi ve faydalıdır. Dolayısıyla, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu önce kendisi benimsemeli ve sonra da yakınlarını onu benimsemeye teşvik etmeliydi. Böylece herkes Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sadece tebliğini diğer insanlara ulaştırmakla kalmayıp kendisinin de bizzat samimiyetle uyguladığını göreceklerdi.

Bu genel hesaba çekilme konusu idi. Bunun dışındaki bazı özel durumlarda da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sık sık hanımlarını ve aile fertlerini iyilik yapmaya ve kötülüklerden kaçınmaya teşvik etmiştir.

Ümmül Müminîn Ümmü Seleme radıyallahu anha’dan rivayetle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gece uyanarak şöyle buyurdu: “Subhanallah, bu gece ne fitneler nazil oldu! Ne hazineler açıldı! Hane halkını (yani hanımlarını) uyandırınız. Dünyada nice giyinik kadınlar vardır ki ahirette çıplaktırlar.”[2]

Nefsini anmak ve gönül huzurunu temin için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kendisine ve ailesine, açlık ve yoksulluk çekmelerine rağmen sadaka verilmesini yasaklamıştır.

Bir defasında torunu Hüseyin’in çocukken sadaka hurmalarından birini alıp ağzına attığında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hemen onu durdurdu ve “Ehli Beyt’in sadakadan bir şey yemediğini bilmiyor musun?” buyurdu.[3]

Ali b. Ebu Talib’in bir gece Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisine ve Fatıma’ya ziyaret için geldiğini ve “Siz (teheccüd) namaz(ı) kılmaz mısınız?” diyerek gece namazına teşvik buyurduğunu rivayet etmiştir. (Ali radıyallahu anh rivayetine devamla demiştir ki) “Ya Rasûlallah! Hayatımız Allah’ın yed-i kudretindedir, bizi uyandırmayı dilerse uyandırır” dedim. Biz böyle cevap verince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem geri döndü. Ve bana hiç cevap vermedi. Yalnız yüzünü bizden çevirirken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in (mübarek elini) dizine vurarak: “Fakat insan, tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür” (Kehf, 54) buyurduğunu işittim.”[4]

Ailemiz, Cenab-ı Hakk’ın beraber yaşamamızı, birlikte huzurlu ve mutlu olmamızı takdir ettiği insanlardır. Bunlar eşimiz, çocuklarımız, anne ve babamızdır. Birilerini sevmeden, birileri tarafından sevilmeden yaşamak olmayacak şeydir. Zira sevgisiz hayat, taşınması zor bir yük gibidir. Bizi bu âleme getiren Rabbimiz aile yuvası kurmamızı emretmiş, huzuru ancak bu suretle elde edeceğimizi bildirmiş, gönlümüze dünyaya yetecek kadar sevgi koymuş ve aile fertlerimizi sevmemizi emretmiştir. Mutlu olmasını en çok istememiz gerekenler yakınlarımızdır. Onları sevindirmek, yüzlerini güldürmek bizim görevimizdir. Bu sebeple Allah’ın bize verdiği imkânları öncelikle onların ihtiyaçları için harcamalıyız. Onları kimseye muhtaç etmemeliyiz. Maddi gücümüz elverdiği ölçüde, başkalarına imrenmelerine bile imkân bırakmamalıyız.

Ebu Hureyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah yolunda (cihad edilmesi için) sarf ettiğin para, köle azad etmek için harcadığın para, fakire sadaka verdiğin para ve bir de aile fertlerinin ihtiyaçları için harcadığın para var ya! İşte bunların içinde sana en çok sevap kazandıracak olanı, ailen için harcadığın paradır.”[5]

Görüldüğü gibi sevgili efendimiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sevap kazanmak için para harcanacak yerleri saymış, sonra da bunların içinde insana en fazla sevap getirecek harcamanın aile fertlerine sarf edilecek para olduğunu söylemiştir. Zira diğer harcamalar sevap kazanmak için yapılan birer nafile ibadet olduğu hâlde ailenin ihtiyaçlarını temin etmek farzdır, şarttır, yapılması gerekli bir görevdir. Farz ibadetin sevabı da hiçbir şeyle ölçülmeyecek kadar çoktur.

Şu da unutulmamalıdır; aile için farz olan harcama, mutlaka yapılması gereken harcamalardır. Gerekli olmayan hususlardaki harcamalar ise insana nafile ibadet sevabı kazandırır. Ailenin ihtiyaçları için harcanan paralar ise insana bunlardan daha çok sevap kazandırır.

Rasûlü Ekrem’in azadlı kölesi Ebu Abdullah (Ebu Abdurrahman da denilir) Sevban bin Bücdüd’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bir kimsenin harcadığı paraların en değerlisi ailesinin ihtiyaçlarına harcadığı para, Allah yolunda cihad etmek için beslediği atına harcadığı para ve bir de beraberce Allah yolunda cihad ettiği arkadaşlarına sarf ettiği paradır.”[6]

Bu hadiste ev halkının ihtiyaçları için yapılan harcama en başta zikredilmek suretiyle önemi anlatılmıştır. Nitekim İmâm Müslim, Sahih’inde bu hadisi zikrettikten sonra hadisin senedinde yer alan tabiîn âlimlerinden Ebu Kılâbe el-Cermî’nin (ö. 104/722) bir açıklamasını nakletmiştir. Ebu Kılâbe, yapılacak harcamaları birer birer sayan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem önce aile fertlerinden başlamasına dikkatimizi çekmekte ve yavrularının namuslu yetişmesi için onlara para harcayan, onları başkalarına muhtaç etmemek için uğraşan kimsenin en büyük sevabı alacağını belirtmektedir. Dinimize göre çocuklar büyüyene kadar onlara bakmak ve ihtiyaçlarını temin etmek babanın görevidir. Bir kimsenin evli barklı çocukları bulunup da yardıma muhtaç olmaları halinde onları desteklemesi, sözünü ettiğimiz en makbul harcamaların dışında tutulamaz.

Mademki herkes çobandır ve herkes kendisine emanet edilen sürüden sorumludur, o hâlde kendisine bir aile teslim edilen kimse her şeyden önce onların rahatını düşünecek, onları aç ve açıkta bırakmayacak ve her fırsatta onları nasıl mutlu edeceğini hesaplayacaktır. Güzel dinimiz, iyi niyetle yapılan her işi değerli bulmuş ve yapılan her iyiliğe on mislinden başlamak üzere sayısız sevap vermiştir.

Sa’d bin Ebu Vakkâs radıyallahu anh’ın rivayet ettiği, uzun bir hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Sad’a hitaben şöyle buyurmuştu:

“Allah rızasını düşünerek yaptığın harcamalara hatta yemek yerken eşinin ağzına verdiğin lokmalara varıncaya kadar hepsinin mükâfatını alacaksın.”[7]

Sa’d bin Ebu Vakkâs’ın başından geçen olay şu idi: Peygamber Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizle birlikte Veda Haccı için Mekke’ye gelmişlerdi. Sa’d orada ağır bir hastalığa yakalanmıştı. Efendimiz kendisini ziyarete geldiğinde, Mekke’de öleceğini düşünerek ona bir mesele danışmıştı. Demişti ki ben zengin bir adamım. Kızımdan başka da mirasçım yok. Malımın üçte ikisini sadaka olarak dağıtabilir miyim?

Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de ona mirasçılarını zengin bırakmak gerektiğini, onları başkalarına muhtaç etmenin doğru olmayacağını anlatmış ve malının üçte birini sadaka olarak dağıtabileceğini buyurmuş ve peşinden de yukarıdaki hadis-i şerifi söylemişti.

Bu hadis-i şerif her işin başının Allah rızası olduğunu ortaya koymakta “İnsan ne yaparsa yapsın Allah’ı memnun etmek için yapmalı” demektedir. Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için büyük paralar, servetler harcamak şart değildir. Çoğu kimsenin önemsemediği bir işi yaparak da Allah rızası kazanılabilir. İnsan eşini, çoluğunu çocuğunu sevindirirken, onlarla gülüp oynarken bile sevap elde edebilir. Önemli olan “Rabbim ben eşimi mutlu etmek, çocuklarımı sevindirmek istiyorum. Sen onları bana emanet ettin. Ben de senin emanetine saygı duyuyor, onlara karşı görevimi yapıyorum” diye düşünebilmektir. Çocuklarına bir yiyecek, giyecek alırken Allah’ı düşünmek ve onun rızasını elde etmeyi istemektir.

Şakalaşırken eşin ağzına verilen bir lokma bile sadaka sayılırsa, ailesinin ihtiyaçlarına sarf ettiği paralar kim bilir insana ne büyük sevaplar kazandırır! Mubah işler iyi niyetle yapıldığında birer hayra dönüşür. Bir Müslümanın eşini sevindirmek için yaptığı her davranış, Allah’ı memnun eden bir davranıştır.

Demek oluyor ki Allahu Teâlâ kullarına beslediği sevgiden dolayı onlara her fırsatta mükâfat vermek ister. Yaptıkları her işe bir sevap yazmayı arzu eder. İnsan aile fertlerini mutlu etmek için nasıl çırpınırsa, Allahu Teâlâ da çok sevdiği kullarının ebedî hayatta bahtiyar olmalarını diler. Bu sebeple onların iyi niyetle ve Allah’ı memnun etme düşüncesiyle yaptıkları her işe sevap yazar.

İnsanın geçimini üstlendiği kimselerin nafakasını aksatmadan vermesi farzdır. Farzların sevabı, nafile ibadetlerle ölçülemeyecek kadar fazladır. Böylesine büyük sevaplar kazandıran bir görevin ihmâli de o nispette büyük bir günahtır. Bir kimse Allah’a, insanlara ve diğer yaratılmışlara karşı bütün görevlerini titizlikle yapsa, yaşadığı sürece hiç günah işlemese ama sadece ve sadece geçimini üstlendiği kişilere olan görevini ihmâl etse, işte bu ihmâli ona büyük günah olarak yeter. Böyle bir kimse, bakmakla yükümlü olduğu şahıslara harcayacağı parayı fakirlere dağıtsa bile, bu davranışı onun günahını azaltmaz.

Abdullah bin Amr bin As radıyallahu anhuma’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Geçimini sağlaması gerekenleri ihmâl etmek, insana günah olarak yeter.”[8]

Devirler değiştiği hâlde değişmeyen bir gerçek vardır ki o da Allah için verene daha iyisinin verileceği gerçeğidir. Bu sebeple Allah’ın verdiği mal, onun uygun gördüğü yerlere sarf edilmelidir.

Şu hadis-i kudsî bu gerçeği çok güzel bir şekilde anlatmaktadır: “Ey kulum! Sen benim için ver ki ben de sana vereyim”[9]

Para harcamaya en yakınlardan, özellikle de kendilerini geçindirmek zorunda olduğumuz kimselerden başlamak gerektiği, insanın elindeki imkânı önce kendisinin, hanımının ve çocuklarının ihtiyaçlarına daha sonra da akrabalarına sarf etmesi tavsiye edilmiş, şayet artarsa başkalarına dağıtması uygun görülmüştür.[10]

“Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir” ifadesi, insanın bakmakla yükümlü olduğu kimselere harcayacağı parayı bir yana ayırdıktan sonra arta kalan maldan vereceği sadaka daha makbûldür anlamına gelmektedir. Yani sadaka veren şahsın kendisi ve ailesi muhtaç durumda olmamalıdır. Ayrıca kimseye borcu da bulunmamalıdır. Zira borcu varken sadaka vermeye kalkmak alacaklıya karşı haksızlıktır. Verilen o sadaka kendisinin değil, alacaklının hakkıdır.

Bir kimse bütün malını fakirlere dağıtma yetkisine sahiptir. Fakat daha sonra muhtaç duruma düşebilir ve “Keşke bütün malımı vermeseydim!” diye yaptığı hayırdan pişmanlık duyabilir. Bu sebeple malın üçte birinden fazlasının verilmemesi uygun bulunmuştur. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi mallarının tamamını veya yarısını dağıtan büyük insanlar, insanlık tarihinde nadiren görülen çok mühim şahsiyetlerdir.

 

[1]. Buhârî; Müslim; Müsned-i Ahmed; Tirmizî; Nesâi ve İbni Cerir

[2]. Buhârî

[3]. Buhârî

[4]. Buhârî

[5]. Müslim, Zekât, 39

[6]. Müslim, Zekât 38; Tirmizî, Birr 42; İbni Mâce, Cihad 4

[7]. Buhârî, Îmân, 41, Cenâiz 36, Vesâyâ 2, Nefekât 1, Merdâ 16, Daavât 43, Ferâiz 6; Müslim, Vasıyyet 5; Ebû Dâvûd, Ferâiz 3; Tirmizî, Vesâyâ 1; Nesâî, Vesâyâ 3; İbni Mace, Vesâyâ 5

[8]. Ebu Davud, Zekât, 45

[9]. Buhârî, Nefakât 1; Müslim, Zekât, 36-37

[10]. Nesai, Zekât, 60

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir