ÂLEMLERE RAHMET, HZ. MUHAMMED (sav)

Allah azze ve celle âdemoğluna sayısız nimetler bahşedip her daim kullarının ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Eşyayı onun emrine verip üzerinde seyahat ettirmiş, toprağa boyun eğdirip türlü mahsulleri elde etmesi için kolaylaştırmıştır. Göğün kapılarını ardına kadar açıp kurumaya yüz tutan eşyaya hayat bağışlamıştır. İnsan olarak ne kadar tefekkür etsek te asla başaramayacağımız bir şey vardır ki o da Allah azze ve celle’nin nimetlerini kayıt altına almaya çalışmaktır.

Bu nimetlerden biri ve en önemlisi de Allahu Teâlâ’nın insanoğluna elçiler göndermesidir. Bir çöl misali yol aldığımız bu âlemde yolumuzu bulmak, yolumuzu rıza-i Bari’ye çıkarmak için peş peşe gelen peygamberler âdemoğlunun önüne konulan kıymetli birer nimettirler. Şeytan ve dostlarına karşı Müslümanlar için bir liman hükmünde olan nebiler, sadece kendilerine tabi olanların değil tüm mahlûkatın istifalarına sunulan birer hazinedirler.

Allahu Teâlâ bu elçiler zincirini; peygamberlerin sonuncusu ve imamı, bütün insanların efendisi, Arap ailelerinin en şereflisi olan İbrahim’in oğlu İsmail’in soyundan olan Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’tan olan Muhammed aleyhisselam ile mühürlemiştir. Allahu Teâlâ onu Peygamberlerin artık gelmediği uzunca bir aradan sonra göndermiştir. Onun gönderilişi Allahu Teâlâ’nın kullarına verdiği bir ikramdı. Allahu Teâlâ o peygamberlerle insanlığı karanlıklardan aydınlığa, kullara kulluktan Allah’a kulluğa götürdü.

“Andolsun ki Allah müminlere, içlerinde kendilerinden ayetlerini okuyan, onları tertemiz eden, onlara Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar gerçekten apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmran, 164)

Rabbi onu, beşeriyeti sapıklıklardan ve boş iddialarından kurtarmak için gönderdi. İnsanlık karanlık bir cehaletin ve kör bir sapıklığın içinde idi. İşte böyle bir zamanda Allahu Teâlâ peygamberini âlemlere rahmet ve bütün insanlığa hidayet rehberi olarak gönderdi: “Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 107)

Allah’ın nebisi İsa aleyhisselam da halkına, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in gönderileceği müjdesini vermiştir. Onun peygamberliğinin ve doğruluğunun en büyük şahitlerinden biri de budur. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Hani Meryem oğlu İsa da ‘Ey İsrailoğulları, muhakkak ben Allah’ın size gönderdiği peygamberiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek ve adı Ahmed olan bir peygamberi müjdeleyici olarak geldim’ demişti. Onlara apaçık delillerle gelince onlar ‘Bu apaçık bir büyüdür’ dediler.” (Saf, 6)

Hakikatlere gözlerini yuman, doğruyu görmemek için gözlerine mil çeken, gerçeği duymamak için kulaklarını kapatan bir zümre var ki şeytanın atına nefsini dizgin yaparak inkâra doludizgin koşmuş ve neticede hakkın taraftarlarını yalanlamışlardır. İnsanların sinelerinde Allah’ın elçilerine yer kalmasın diye türlü iftiralar atarak onlarla alay etmişlerdir.

Şahsiyetleri ve şerefleri Allah tarafından övülmüş olan Peygamberler maalesef ki izzet ve edepten nasibi olmayan serseri ruhlu insancıklar tarafından incitilmişlerdir. Her bir peygamber bu elim tablo ile imtihan olmuştur. Kur’an’dan öğrendiğimiz kadarıyla sadece Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem değil tüm elçiler aynı zulme maruz kalmışlardır.

“Eğer onlar seni yalanlarsa (sakın üzülme!) Senden önce apaçık delillerle, sahifelerle, aydınlatıcı kitaplarla gelmiş nice peygamberler de yalanlanmıştı.” (Âl-i İmran, 184)

“Onların söylediklerinin seni mahzun ettiğini elbette biliyoruz. Onlar aslında seni yalanlamıyorlarmış fakat o zalimler bile bile Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar.

Andolsun senden önce (gelen) peygamberlerde yalanlanmışlardı. Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler. Onlara eziyet de edildi. Nihâyet onlara yardımımız gelip yetişti. Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur. Andolsun ki (önceki) peygamberlerin haberlerinden bir kısmı sana gelmiştir.” (En’am, 33-34)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, Mekke’de davetinin başladığı ilk anda müşrikler tarafından, Medine’ye geldiğinde ise münafıklar ve ehli kitabın fütursuz dilleri tarafından eziyetler edildi. Habis diller onun ahlakına dil uzattı. Necis ağızlar onu hak etmediği şekilde andı. Onlar ağızlarından kalplerinde bulunan marazı kusarlarken İslam sancağı her yerde dalgalanmaya başladı. Kabileler Allah’ın nuruna yol aldı. Hem beldeler hem de kalpler İslam ile fethedildi. Bunun arkasından sesler kesildi, zalimlerin sözcükleri boğazlarına ip gibi dolandı. Hakaret ettikleri Peygamberin ismi insanlar içinde şerefle anıldı. Rabbimizin, Rasûlüne verdiği vaad gerçekleşti “Andolsun ki senden önceki birçok peygamberle alay edildi de onlarla alay edenleri, alay ettikleri şey çepeçevre kuşattı.” (Enbiya, 41)

Tarihler değişse de küfrün ahlakı değişmedi. Dün peygamberimize karşı kalpleri kilitli, gözleri kör, kulakları sağır olanların torunları aynı edepsiz tavırla Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e pervasızlıkta bulunmaktadır. Necis dillerini ve kokuşmuş ellerini güya insanların kalplerinde Rasûlullah sevgisi yer bulmasın diye kullanmaktadırlar. Müslümanları yaralamak ve onların tepkisini ölçmek kastı ile Allah Rasûlüne pervasızca saldırmaktadırlar.

Olaylar, figüranlar, anlayışlar değişmediği gibi Allah azze ve celle’nin de sünnetinde bir değişme yoktur. Dün Rasûlüne uzanan dilleri taşa çevirdiği gibi bugün de buna soyunan soysuzları ve onlara sahip çıkanları da aynı akıbetin içine sürükler. Onları hem toprağın hem de tarihin derinliklerine hapsedip sonradan geleceklere ibret kaynağı yapar.

Aynı zamanda ümmetin sinir uçlarına dokunarak vaziyetini ölçmeye çalışmak ta ahmaklığın ayrı bir durumudur. Bu ümmet en zor anlarında bile mukaddesatına sahip çıkmış, değer buldukları her şeyi canlarından evla bilmişlerdir. Söz konusu olan Allah Rasûlü ise değişmez parolası “Anam babam sana feda olsun ya Rasûlallah!” olmuştur. Ümmet hiçbir döneminde bu sözleri boş yere kullanmamış, her daim bu sözün bedelinin ne olacağını bilerek yaşamıştır ve yaşayacaktır.

“O, Allah’ın elçisi Muhammed’dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onları, Allah’ın lütuf ve rızasına talip olarak hep rükûda ve secdede görürsün. Secdenin tesiriyle yüzlerine simaları oturmuştur; Tevrat’ta onlar için yapılan benzetme budur. İncil’deki misalleri ise bir ekindir: Çiftçileri sevindirmek üzere filiz verir, onu güçlendirir, kalınlaşır ve kendi sapları üzerinde durur. Onlar (müminler) yüzünden kâfirler öfkeden kahrolsunlar diye (böyle olmuştur). Onlar arasından iman edip dünya ve ahirete yararlı işler yapanlara Allah bir bağışlama ve büyük bir ödül vaad etmektedir.” (Fetih, 29)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir