ALLAH’IN ÇİZDİĞİ SINIRLARI KORUMAK

 

Ebu Abbas Abdullah bin Abbas radıyallahu anhuma şöyle dedi:

“Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in terkisindeydim[1] şöyle buyurdu:

‘Ey oğul, ben sana birkaç kelime öğreteyim. Allah’ın –çizdiği sınırları- koru ki O da seni korusun. Allah’ın -sınırlarını- koru ki O’nu önünde bulasın. Bir şey isteyecek olursan Allah’tan iste. Yardım isteyecek olursan Allah’tan yardım iste! Şunu bil ki eğer bütün insanlar (en ufak) bir şey ile sana fayda vermek için bir araya toplanacak olsalar Allah’ın senin için yazmış olduğundan başka bir fayda veremezler. Eğer sana herhangi bir şekilde zarar vermek için bir araya toplanacak olsalar Allah’ın senin için yazdığı zarardan başkasını veremezler (çünkü) kalemler kaldırılmış, sahifeler(in mürekkebi) kurumuştur.”

(Tirmizi, Kıyâme, 59, “Hasen-sahih bir hadistir” demiştir. El-Elbâni, Sahihu Cami’de (7834) sahih olduğunu belirtmiştir.)

 

Tirmizi’nin dışındakiler şu şekilde rivayet ederler:

“Allah’ın -sınırlarını- koru ki O’nu önünde bulasın. Rahat zamanında (Allah’ın hükümlerini yerine getirmek suretiyle) Allah’ı tanı ki sıkıntılı zamanlarında da Allah seni tanısın. Şunu bil ki sana isabet etmeyecek olan bir şey, hiçbir şekilde sana isabet edecek değildir ve sana isabet edecek olan bir şey, hiçbir şekilde seni ıskalayacak değildir. Ve yine şunu bil ki muhakkak yardım ve zafer sabır ile beraberdir ve muhakkak kurtuluş, keder ve sıkıntı ile beraberdir. Şüphesiz zorlukla birlikte bir kolaylık vardır.”[2]

Bu hadisin önemli tavsiyeleri barındırdığını söyleyen İbni Recep el-Hanbeli, bazı âlimlerin şöyle dediğini ifade eder: “Bu hadis üzerinde düşündüm de beni dehşete düşürdü. Az kalsın aklım başımdan gidecekti. Bir insan bu hadisi bilmiyor ya da manasını tam kavramamışsa ne kadar üzülse de azdır!”[3]

Hadisin Ravisi Abdullah bin Abbas r.a

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in amcası Abbas’ın oğludur. Müslümanların Mekke’de müşrikler tarafından muhasara altına alındığı yıllarda doğan Abdullah radıyallahu anh babasından önce annesiyle beraber Medine’ye hicret etmiştir. Teyzesi Meymune, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zevcelerinden biri olduğu için sürekli efendimizin evine geliyor hatta bazı geceler orada kalıyordu. Peygamberimiz onun için “Allah’ım onu dini konularda derin ilimli bir alim yap ve ona tefsir ilmini öğret” diyerek dua etmiştir.[4] Peygamberimiz vefat ettiğinde henüz on üç yaşındaydı, yaşı küçük olması hasebiyle hiçbir savaşa katılmamıştır.

Son derece keskin bir zekâya ve ince bir anlayışa sahip olduğu için Hz. Ömer onu ilim meclislerine alır ve yüksekçe bir yere oturturdu. Hz .Osman döneminde hac emirliği, Hz. Ali döneminde ise Basra valiliği yapmış hicri 68. yılda vefat etmiştir. Namazını Hz Ali’nin oğlu Muhammed bin Hanefiyye kıldırmıştır.

Hadis ile İlgili Açıklamalar

A) “Allah’ın –çizdiği sınırları- koru ki O da seni korusun. Allah’ın -sınırlarını- koru ki O’nu karşında bulasın.”

Allahu Teâlâ birtakım haram ve yasaklar belirlemiştir. Onun belirlediği bir sınır vardır. Yaşamı boyunca insanoğlu helal dairesinde rahatlıkla hayatını devam ettirebilir. Harama girmeksizin tüm ihtiyaçlarını giderip asil, şerefli bir insan olarak yaşayabilir. İnsanoğlu kendisine sunulan sayısız helal rızkı bırakıp harama yönelecek olsa kendisi için çizilen sınırı aşmış ve hata etmiş olacaktır.

“Helal bize yeter kanaat edersek, helal bereket getirir harama el uzatmazsak…”

Kişinin harama yönelip sınırı aşması sadece yiyecek-içecek konusunda olmaz. Allah ona helal bir nikahla bir eş nasip ettiği halde gözünü ve iffetini korumaya çalışmıyorsa sınırı aşıyor demektir. Dilini hayır ile meşgul edip sevap kazanma ihtimali varken dedikodu, gıybet, küfür ve hakaret gibi söylemlerle kendini çukura sürükleyip dilin sınırını aşmış ve günaha dalmış olacaktır.

Kişi gayret eder, elinden geldiği kadar Allah’ın dinini yaşamaya çalışırsa Allahu Teâlâ o kişiyi muhafaza eder. Bunun manası başına hiçbir sıkıntı, dert, keder gelmez değildir. Elbette dünyada sıkıntı da yaşar dertlerle de boğuşur ama dini yaşama konusundaki gayreti manevi olarak ona huzur verecektir. Allah azze ve celle musibet esnasında onun sabrını, imanını koruyacaktır. En ufak bir belada dininden taviz vermeyi düşünmeyecektir. Rahatlık esnasında nasıl Allah’a ibadet ediyorsa zorluk esnasında da Allah onu yüzüstü bırakmayacaktır.

Kişi salihlerden olduğu takdirde Allah onu muhafaza eder hatta onun çoluk-çocuğunu dahi muhafaza eder. Onları yüz üstü bırakmaz. Kur’an-ı Kerim’de babaları salih, Allah’tan korkan bir zat olduğu için yetim çocuklarının rızkı yıllar sonra bile Allahu Teâlâ tarafından nasıl korunduğu anlatılır.

“Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi. Altında da onlara ait bir hazine vardı. Babaları ise salih (iyi bir kimse) idi. Rabbin istedi ki o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.” (Kehf, 82)

Babaları iyi bir kimseydi, salih bir insandı, Allah’tan korkardı. Sonuç olarak Allahu Teâlâ onların rızıklarını muhafaza etti. Kişi salih olsa, bu dine dört elle sarılsa, değil kendisi zürriyeti dahi Allah’ın muhafazası altına girecektir.

B) “Bir şey isteyecek olursan Allah’tan iste. Yardım isteyecek olursan Allah’tan yardım iste!”

Arzu ve isteklerinin sınırı olmayan insanoğlu, derdini kederini ve isteklerini ilk olarak onu yaratan ve tüm ihtiyaçlarını bilen Allahu Teâlâ’ya arz etmeli. Hadisi şerifteki bu ifadenin bir benzeri günde ortalama kırk defa tekrar ettiğimiz Fatiha Suresinde de zikredilmektedir: “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz”

“Muhakkak ki Allahu Teâlâ şöyle der ‘Yok mu dua eden duasına icabet edeyim? Yok mu bir şeyler isteyen istediğini vereyim? Yok mu af talep eden onu affedeyim?” [5]

Kullar birbirlerinden bir şeyler istedikleri vakit genellikle aralarında kin, nefret ve öfke doğar fakat ihsanı bol olan Allahu Teâlâ kendisinden bir şey istenmediği vakit öfkelenir, kullarını kendisinden bir şeyler talep etmeye davet eder.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim Allah’tan istemezse dua etmezse Allah o kişiye gazablanır.” [6]

Allahu Teâlâ kendisine el açılmasından hoşnut olduğuna göre bunu fırsat bilmeli ve tüm ihtiyaçlarımızı ilk olarak O’na arz etmeliyiz.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem sahabilerine ve onlar vesilesiyle tüm ümmete mecbur kalmadıkça insanlardan bir şey istememeyi öğretti.

Allah Rasûlü, sahabe-i kiramdan “Kimseden bir şey istememek üzere biat etmelerini” istedi. Sahabe-i kiram da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bu şartla biat ettiler. Biatlarına/verdikleri sözlerine öylesine sadık kaldılar ki binekleri üzerindeyken kamçıları yere düşse onu kimseden istemez, yere inip kendileri alır hale geldiler.[7]

İmanımızı kuvvetlendirmek için günde beş vakit namazımızda kırk defa “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz” diyelim.

Ancak biz dua ederken evlenmeden çocuk isteyen, tohum atmadan ürün isteyen deli adam durumuna düşmeyelim.

Musa aleyhisselam, Allahu Teâlâ’dan çölde su ister. O da Hz. Musa’dan asasını taşa vurmasını ister ve vurunca taştan sular fışkırır.[8]

Nuh aleyhisselam Allahu Teâlâ’dan düşmanlara karşı yardım ister ve böylelikle kâfirlere galip gelir.[9]

Yani diller dua ederken eller armut devşirmeyecek. Eller de kendine düşen görevi yerine getirecek. Evlenecek, tarlaya tohum atacak, uçak-gemi-füze ve diğerlerini yaparak güçlenecek.

Hastanın ilaç kullanması yardımı ilaçtan istemesi anlamına gelmez. Çünkü ilacı yaratan Allah azze ve celle’dir. Aynı şekilde kişinin kardeşinden yardım istemesi de şirk değildir çünkü Allah azze ve celle yarattıklarını yardımına sebep kılmıştır.[10]

C) “Şunu bil ki eğer bütün insanlar (en ufak) bir şey ile sana fayda vermek için bir araya toplanacak olsalar Allah’ın senin için yazmış olduğundan başka bir fayda veremezler. Eğer sana herhangi bir şekilde zarar vermek için bir araya toplanacak olsalar Allah’ın senin için yazdığı zarardan başkasını veremezler”

Faydayı da zararı da yaratan Allah’tır. Yeryüzünde onun izni olmaksızın tek bir canlı hareket edemez. Allahu Teâlâ tüm insanların kaderini belirlemiştir. Ebu Hanife der ki “Allahu Teâlâ eşyayı/varlığı herhangi bir şeyden değil, yoktan yaratmıştır. Allahu Teâlâ varlıkları yaratmadan önce onları ilmi ezelisi ile bilir. Eşyayı takdir eden de kazasını tayin eden de O’dur. Dünyada ve ahirette Allah’ın dilemesi, bilgisi, takdiri ve kazası dışında hiçbir şey olmaz.  O, her şeyi levhi mahfuzda yazmıştır.”[11]

Eğer kulun kaderinde bir zarara uğrayacağı, bir hastalığa kapılacağı ya da bir kaza geçireceği yazılmışsa var olan tüm canlılar bir araya gelse de ona gelecek olanı engelleyemezler. Aynı şekilde Allah, bir kula fayda geleceğini yazmışsa tüm insanlık birleşse dahi bu faydayı engelleyemezler. İşte bu kader ile alakalı bir konudur. Kadere eksiksiz inanan kişinin kalbi rahat olur, gereksiz endişelere kapılmaz, onu yoktan var eden Rabbinin takdirine rıza göstererek kulluğunu yapmaya çalışır ve böylece günümüz insanlarının birçoğunun düştüğü çukura düşmez.

Günümüzde insanların çoğu kaygılı olarak yaşamaktadırlar. Gelecek korkusu, rızık kaygısı, fakirlikten, aç kalmaktan, hasta olmaktan, çoluk çocuğun sıkıntılı bir hayat yaşamasından vb. korkmaktadırlar. Fakat kâmil mümin bu endişelere kapılmaz. En basitinden, gelecekte evlatlarının rızkına dair endişelere dalmaz; bilir ki şimdi rızkını veren Allah gelecekte de onlara rızıklarını verecektir. Hasta olma korkusuyla hayatını karartmaz; bilir ki Allah yazmadıkça hastalık onu bulmaz. Tabi ki onun bu tutumu onu tedbirsizliğe sevk etmez. Sebeplere sarılmayı bir kulluk görevi bilir. Sebeplere sarılır, tedbirini alır ve sonunda ne takdir edilmişse ona razı olur. Nimet-afiyet gelirse şükreder, bela- musibet olursa sabreder ve bu iki durumda da Rabbinin rızasını (inşallah) hak eder.

D) “(Çünkü) kalemler kaldırılmış, sahifeler(in mürekkebi) kurumuştur”

İnsanların kaderlerini yazan kalemlerin mürekkebi kurumuştur, yani kaderleri tayin edilmiştir. Peki belirlenen bu kaderde bir değişiklik olabilir mi?

İnsanın Kaderi Değişebilir Mi?

Kader; O’nun, olmuş ve olacak her şeyi bilmesidir. Esasen O’nun her şeyi bilmesi, O’nun mutlak ulûhiyetinin gereğidir. Bu açıdan bakıldığında kaderin değişmesinden söz etmek Allah’ın ilminin değişmesinden söz etmek demektir; bu ise mümkün değildir. Dolayısıyla kaderde değişme bahis konusu olamaz. Ancak bazı İslam âlimleri Allah’ın dilemesi hâlinde kaderin değişebileceğini söylemişlerdir. Onlara göre kader Allah’ın takdiri, kaza ise bunun gerçekleşmesidir. Bazen Allah, kuluna lütufta bulunarak takdir ettiği hükmü gerçekleştirmeyebilir.

Kaderin değişebileceğini belirten âlimler kaderi, kader-i mutlak (değişmez kader) ve kader-i muallâk (şarta bağlanmış kader) diye ikiye ayırmışlardır. Değişmenin ilkinde değil, ikincisinde yani şarta bağlı kaderde olabileceğini kaydetmişlerdir. Onlara göre sadakanın belayı def edeceğini, sıla-i rahim yapmanın ömrü uzatacağını belirten hadisler bunu teyit etmektedir. Esasen, Allah’ın ezeli ilmi bağlamında düşünüldüğünde, bu ikinci kaderde de bir değişikliğin olmadığını zira Allah’ın, şarta bağlı konularda da kulların nasıl davranacaklarını bilerek kaderi belirlediğini söyleyebiliriz. [12]

Hadisi şerifin bu bölümünden anlaşıldığı üzere insanların kaderini yazan kalem, bir ya da iki kalemden ibaret değildir. Birçok kalem mevcuttur.

Sünnetin işaret ettiği dört türlü kalem vardır:

1. Bütün mahlukatın yaratılmasıyla ilgili olan yani onların kaderini yazan kalem. Bu konuyla ilgili Ubade bin Samit (kendi) oğluna şu hadisi aktarmıştır: “Ey oğulcuğum. (Kaderinde) sana isabet eden şeyin (sana ulaşmakta) şaşmayacağını, (kaderinde) sana isabet etmeyen şeyin de sana erişemeyeceğini (iyice) bilmedikçe hakiki imanın tadını bulamazsın. (Nitekim, ben) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i (şöyle) derken işittim:

‘Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. (Yüce Allah kalemi yaratınca) ona ‘Yaz!’ emrini verdi. (Kalem):

– Ey Rabbim neyi yazayım?

– Kıyamet kopuncaya kadar (olacak) her şeyin kaderini yaz! buyurdu.’

Ey Oğulcuğum! Ben, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i “Bundan başka (bir inanç) üzerinde ölen kimse benden değildir” derken (de) işittim.”[13]

İşte bu hadisi şerifte kastedilen kalem, bu kalemdir. Aynı zamanda müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre kalem suresinde geçen “kalem” kelimesiyle kastedilen kalem de budur. Diğer kalemler ise;

2. Âdem aleyhisselam’ın ve Âdemoğullarının kaderini yazan kalem.

3. Anne karnında bulunan çocuğa ruh üfürüldükten sonra bir meleğin gelip kendisiyle rızkını, ecelini, amelini, şaki (bedbaht) yahut (bahtiyar) saîd olacağını yazdığı kalem.[14]

4. Kişi büluğ çağına erdiği andan itibaren onun amellerini yazmak üzere “Kiramen Kâtibin” meleklerinin eline verilen kalem.[15]

Allah azze ve celle başımıza gelecek hayrı ve şerri yazmış ve ne zaman, nerede, ne olacağını tüm detaylarıyla bilmektedir: “Size yeryüzünde veya nefislerinizde bir belâ dokunmaz ki ancak o sizi yaratmazdan önce yazılmış olmasın. Ve bu da Allah’a göre kolaydır.” (Hadid, 22).

Kadere iman kişiyi rahatlatır, Allah’a tevekkül insana huzur verir, endişelerini giderir. Kişiye düşen görev elinden geldiği kadarıyla Allahu Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak, sebeplere sarılmak, rızkın peşinden koşmak, dünya hayallerine kapılıp ahireti unutmamak ve başına gelenlere sabretmektir.

‘İşte böyle olursa hayat, gerçekten yaşam çok rahat…’  

Kader meselesi Allahu Teâlâ’nın ilmiyle alakalı bir mevzu olması hasebiyle bunu tamamen kavramak kısıtlı bir akla sahip olan insanoğlu için imkânsızdır. Sınırlı olan bir varlık sınırsızı bütünüyle kuşatamaz. Bu konuda gereksiz sorular sormamak ve tartışmalara girmemek gerekir. Bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den yapılan iki uyarıya dikkat etmek gerekir:

“Kim kader meselesine ait az bir konuşma (bile) yaparsa, ahiret günü bu konuşmasından sorumlu tutulur. Ve kim bu konuda hiç konuşmaz ise niçin konuşmadı diye sorguya çekilmez”[16]

Ashab-ı kiram kader meselesini tartışırken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onların yanına aniden geldi. Tartıştıklarını anlayınca öfkesinden (mübarek) yüzünde nar tanesi yarılmış gibi kıpkırmızı oldu. Biraz sonra onlara dedi ki: “Bununla mı emrolundunuz veya bunun için mi yaratıldınız? Kur’an’ın bir kısım ayetlerini diğer bir kısım ayetlerle vuruşturuyorsunuz. Sizden önceki ümmetler ancak bu tip (lüzumsuz) tartışmalar ile helak oldular.”[17]

E) “Rahat zamanında (Allah’ın hükümlerini yerine getirmek suretiyle) Allah’ı tanı ki sıkıntılı zamanlarında da Allah seni tanısın”

Rahatlık döneminde kişinin –tabiri caizse- iman depolaması gerekir ki sıkıntı esnasında Allahu Teâlâ’dan bir şey istemeye yüzü olsun. Sadece sıkıntı esnasında Allahu Teâlâ’yı hatırlayıp rahatlık döneminde O yokmuş gibi yaşamak müşriklerin en bariz özelliklerindendir.

“Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindekileri tatlı bir rüzgârla alıp götürdükleri ve (yolcular) bu yüzden neşelendikleri zaman o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar. Her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız Allah’a halis kılarak “Andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız” diye Allah’a yalvarırlar.
Fakat Allah onları kurtarınca bir de bakarsın ki onlar, yine haksız yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir; (bununla) sadece fâni dünya hayatının menfaatini elde edersiniz. Sonunda dönüşünüz yine bizedir. O zaman yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz.” (Yunus, 22-23)

İnsanın içi-dışı bir olmalı, nifaktan beri olarak ihlas ile yaşamalı, “Dönemsel Müslüman” olmaktan Allaha sığınmalı, işler iyi gidince nefsine, bela ulaşınca Rabbine ibadet eden müşriklere benzemekten Allaha sığınmalı…

F) “Şunu bil ki muhakkak yardım ve zafer sabır ile beraberdir ve muhakkak kurtuluş, keder ve sıkıntı ile beraberdir ve şüphesiz zorlukla birlikte bir kolaylık vardır”

Sabır olursa zafer gelir, keder sıkıntı arkadan gelecek kurtuluşun habercisidir, zorluk varsa peşinden iki kolaylık beklenir…

Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de sabredenleri müjdelemiş, onlara hesapsızca ecir-mükâfat vereceğini bildirmiştir. Bu nasıl bir özelliktir ki ona sahip olanların alacağı mükâfat insanların hesap edemeyeceği kadar olabilir? Bu nasıl bir güzelliktir ki sonu mutlaka zaferle sonuçlanabilir?

“Acıya katlanma, sıkıntı ve meşakkatlere karşı soğukkanlılıkla mukavemet etme, aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etme”[18] olarak tarif edilen sabır, isteyen ve hak eden kişilerin elde edebileceği güzel bir ahlaktır.

Kendisini sabırsız gören bir kişi öncelikle Rabbinden sabrı talep etmelidir. İstekler ilk olarak Yüce Yaradan’a arz edilir. Ardından istekler için gayret edilmelidir. Kişinin gayreti ve çabası ölçüsünde isteklerine kavuşacağı bilinen bir gerçektir. İstediğine ulaşmak için yeter ki bir adım atsın Allahu Teâlâ onun önüne nice kapıları açacaktır. “Benim huyum böyle çok sabırsızım” demek kimseye bir fayda vermeyecektir. Daha önce sahip olduğu birçok huy nasıl değiştiyse bu kötü huyu da elbette ki değiştirebilecektir.

Sabrın birçok çeşidi vardır;

1) İbadetleri yapıp günahları terk edebilmek

2) Başa gelen musibetleri isyan etmeden atlatabilmek

3) Eş, dost, akraba, evlat vb. insanlardan gelebilecek eziyetlere karşı durabilmek

4) Allah’ın dinine davet ederken, iyiliği emredip kötülüğü engellerken başa gelebileceklere karşı yolu terk etmemek

5) Cihad meydanlarında düşmana karşı boyun eğmemek

İşte tüm bunlar için sabredebilmek gerekir. Bu durumlarda gösterilen tavır ve tutumlar kişinin sabırlı bir kişi olup olmadığını belirler. Atalarımızın dediği gibi “Sabrın sonu selamettir.”

Ebu Ubeyde bin Cerrah, Ömer bin Hattab’a yazdığı mektubunda kalabalık Bizans ordularını ve onlardan korktuğunu anlatmıştı. Hz. Ömer ona şunları yazdı: “Herhangi bir mümin bir zorluk ve sıkıntı ile karşı karşıya kalacak olursa mutlaka ondan sonra yüce Allah, ona bir kurtuluş takdir eder ve hiçbir zaman bir zorluk iki kolaylığı yenemez. Yüce Allah kitabında şöyle buyurmaktadır: ‘Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışı yapın ve ribatta bulunun. Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.’ (Al-i İmran, 200)[19]

İfadeler açık ve net. Eğer zorluk ve sıkıntı içerisindeyseniz, sabredip sebat ederseniz kurtuluş, kolaylık ve rahatlık dönemini göreceksiniz. Ayet-i kerimede buyurulduğu gibi: “Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” (İnşirah, 5-6)

Hadisten Çıkarılacak Dersler

1- Çocukların ve gençlerin eğitimine önem vermek gerekir.

2- Öğretmenin öğrencisini uyarması, birtakım bilgileri vereceğini daha vermeden önce hatırlatması çok güzeldir. Çünkü bu hal, öğrencinin rağbetini ve şevkini artırır.

3- Allah’ın dinini muhafaza eden kişi Allah’ın koruması altına girer.

4- Zamanın güzel bir şekilde kullanılması ve dünyada ve ahirette kişiye fayda sağlayacak şekilde değerlendirilmesine özel gayret gösterilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem İbni Abbas’a bu vasiyeti, binek üzerinde terkisinde bulunduğu sırada yapmıştır. İşte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanı, bir yerden bir başka yere yolculuk yaptığı sırada bile değerlendirmeye çalışmaktadır.

5- Dünyalık ya da ahiretlik isteklerimizi ilk olarak Allah azze ve celle’ye arz etmek gerekir.

6- “Kaderimizde yazan bizi bulacak, yazılmayan bizden uzak olacak.” Bu düşünce ve inanç kişiyi huzura kavuşturan etkenlerdendir.

7- Her insana bir kader yazılmıştır, nerede doğacağı, ne kadar yaşayacağı, başına neler geleceği vb. durumlar, kaderinde tescillidir. Eceli ve rızkı bellidir.

8- Akıllıca davranmak ve sebeplerini yerine getirmek suretiyle, kahramanlık ve atılganlığı bir ahlâk haline getirmek gerekir. Bu ise zararın da faydanın da Allah’ın eliyle olduğunu bilmekten, insana zarar olsun fayda olsun hakkında takdir edilenden başkasının isabet etmeyeceğine inancından gelmektedir. Bu inanç da kişiyi kahramanlığa ve cesaretle ileri atılmaya iter.

9- Başı dara girince Allah’tan gönül rahatlığıyla yardım talep edebilmek için rahatlık döneminde O’nun emir ve yasaklarına riayet etmelidir.

10- Zafer, kurtuluş ve kolaylık isteyen kişi içerisinde bulunduğu zor dönemleri sabırla aşmaya çalışmalıdır…

 

[1]. Terki; Binek hayvanlarda eğerin arka kısmına verilen isimdir.

[2]. Sahih bir rivayettir. Riyâzu’sSâlihin, el-Elbâni’nin tahkiki ile, 63.

[3]. Camiu’l-Ulumi vel Hikem, 174.

[4]. Müsned, 1/328

[5]. Buhari ve Müslim

[6]. İbn, Mace, Dua, 17

[7]. Müslim, Zekât, 108

[8]. Bakara, 60.

[9]. Hud, 36.

[10]. Şifa Tefsiri, Fatiha Suresi.

[11]. el-Fıkhu’l-Ekber, s.29

[12]. Bu konuda bkz;

  1. a) https://www.islamweb.net/ar/fatwa/35295/القدر-والدعاء،-وهل-يمكن-تغير-القدر
  2. b) https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/26/kader-degisir-mi?

[13]. Tirmîzî, Kader 17. Sûre 68.

[14]. Ebu Davud, 4708

[15]. Şerhu’l AkîdetuI Tahaviyye, 297.

[16]. Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 1/146-149

[17]. Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 1/149-150

[18]. Şamil İslam Ansiklopedisi, Sabır maddesi

[19]. İbni Ebi Şeybe, Musannef, VII, 9

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir