TEVHİD KAVRAMI-5

2- Uluhiyet Tevhidi

Uluhiyet tevhidi; Allahu Teala’yı ilah olmakta birlemek ve O’nun tek hak mabud olduğunu kabul/tasdik ve ikrar etmektir. Bütün âlemleri var eden, tüm alemleri eşsiz bir nizam ve aksamayan bir düzen üzere idare edip yöneten yüce yaratıcının, arştan ferşe ve zerreden şemse bütün âlemlerin tek hak mabudu olması gayet tabii ve zarureten sabit olan açık bir husustur. Bu âlemde bulunan küçük-büyük, canlı-cansız, şuurlu-şuursuz her şey zaten yaratılışı gereği O’nun kevni emirlerine/kanunlarına göre hareket etmekte olup, bu anlamda sadece O’na ubudiyet/kulluk etmektedir. Ancak bu âlemin bir parçası olan insanlardan ve cinlerden bir kısmı, bütün âlemin nizamını bozarak ve tüm alemlere nispetle şaz/marjinal kalarak kulluk çerçevesinin dışına çıkmış ve hürriyet/özgürlük perdesi altında iblise, nefislerine, hevalarına ve dünyaya kul olmuşlardır. Nitekim yüce mevla şöyle buyurmaktadır:
“(Ey insan!) Görmedin mi göklerde olanlar, yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün canlılar ve insanların pek çoğu Allah’a secde etmektedir? (İnsanların) Pek çoğu ise azabı hak etmiştir. Allah’ın zelil ettiğini aziz edecek kimse yoktur. Şüphesiz ki Allah dilediğini yapar.” (Hac, 18)
“Yoksa onlar Allah’ın dininden başka din mi arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez Allah’a boyun eğip teslim olmuşlardır ve sonunda hepsi O’na döndürüleceklerdir.” (Âl-i İmran, 83)
“Rabbiniz Allah işte O’dur. O’ndan başka ilah yoktur. O her şeyi yaratandır. Öyleyse O’na kulluk edin. Her şeyde kendisine güvenilip dayanılan O’dur.” (Enam, 102)
“Şüphesiz sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan; sonra arş üzerine istiva eden; gündüzü, durmadan onu kovalayan geceyle kuşatan; güneşi, ayı ve yıldızları emrine baş eğdiren Allah’tır. Şunu iyi bilin ki her şeyi yaratmak ve yönetmek yalnız O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah yücelerin yücesidir.” (Araf, 54)
Bu son ayet-i kerimede de açıkça belirtildiği gibi yaratmak Allah’a mahsus olduğu için emretmek/yönetmek hakkı da ancak yüce mevlaya aittir. Dolayısıyla uluhiyet tevhidi (ilah olmakta Allah’ı birlemek); O’nun emrine/kanunlarına göre hareket etmenin gerekliliğini kabul etmek ve sadece O’na kulluk ederek emir ve nehiy çerçevesinde yaşamaya çalışmaktır. Helal ve haram belirlemekte Allah ve peygamberlerinin önüne geçmemek, Allah ve peygamberlerinin helal dediğini helal olarak kabul etmek ve haram dediklerini de haram olarak kabul etmek uluhiyet tevhidinin gereğidir. Fert, aile ve toplum hakkındaki hükümlerin yegâne kaynağının Kur’an ve sünnet olduğunu kabul etmek uluhiyet tevhidinin gereğidir. Nitekim yüce Mevla şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin. Allah’tan hakkıyla sakının! Şüphesiz ki Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir.” (Hucurat, 1)
“Allah ve Rasûlü bir konuda hüküm bildirdiği zaman ne bir mümin erkeğin ne de bir mümin kadının, o konuda başka bir tercihte bulunma hakları yoktur. Allah’a ve Rasûlüne isyan eden ise apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” (Ahzap, 36)
“Biz, gönderdiğimiz her peygamberi, Allah’ın izniyle yalnız kendisine itaat edilsin diye gönderdik… Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında meydana gelen anlaşmazlıklarda seni hakem yapmadıkça, sonra da verdiğin hükümlere, içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan teslim olmadıkça, mümin olamazlar.” (Nisa, 64-65)
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve içinizden kendilerine yetki verdiğiniz (ve sizi Kur’an ve sünnete muvafık bir şekilde idare eden Müslüman) yöneticilere de itaat edin. Bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüzde, -eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız- o hususta Allah’a ve Rasûlüne (Kur’an ve sünnete) başvurunuz. Böyle yapmanız daha hayırlı ve neticesi daha güzeldir.” (Nisa, 59)
Açıkça görüldüğü gibi sadece Allah’a ibadet/kulluk etmek, Allah’a ve O’nun peygamberlerine itaat etmek, yönetici olarak belirlenen kimselere ise ancak Kur’an ve sünnete muvafık bir şekilde yönettikleri sürece itaat etmek Allah’a imanın bir gereğidir. Dolayısıyla Allah’tan başka ilah olmadığına itikad etmek; hayatın bütün alanlarında hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini birbirinden ayıran tek ölçü ve değer yargısı olarak Kur’an ve sünneti (Allah’ın şeriatını) kabul etmek demektir. Bundan dolayıdır ki hayat nizamı ve değer yargısı olarak Allah’ın şeriatından başka bir yasa/anayasayı kabul eden ve yasa koyucu olarak Allah’tan başka kimseleri benimseyenlerin, Allah’a ortak koştukları şu ayet-i kerimede açıkça belirtilmiştir: “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyi, kendileri için dinden bir şeriat (yasa) yapan ortakları mı var?” (Şura, 21)
Görüldüğü gibi Allah izin vermediği halde yasa koyanların, yasalarına hür iradeleri ile bağlı kalanlar, yasa koyanları Allah’a ortak koşmuş olurlar. Nitekim şu ayetin manası da bunu ifade etmektedir: “Onlar (Yahudi ve Hıristiyanlar) hahamlarını ve papazlarını Allah’ın dışında Rabbler edindiler.” (Tevbe, 31) Aynı şekilde aralarında meydana gelen anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak ve muhakeme olmak için Allah’ın şeriatından başka bir yasaya müracaat edenler hakkında şöyle buyurulmuştur: “Hem sana indirilene hem de senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenlere bir baksana! Onlar, reddetmekle emrolundukları tağutların hükmüne başvurmak istiyorlar. Oysa o azgın şeytan kendilerini doğru yoldan uzaklaştırıp, korkunç bir sapkınlığa düşürmek ister. Onlara: “Allah’ın indirdiği kitabın ve peygamberin hükmüne gelin!” denildiği zaman, münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” (Nisa, 60-61)
Diğer taraftan Allah’ın şeriatından başka bir yasayla insanlar arasında hüküm vermeyi benimseyen, Allah’ın nizamını başka bir nizamla değiştiren, başka bir nizamı Kur’an ve sünnete tercih eden ve şeriatı ğarraya dayanmadan yasamada bulunanlar hakkında da şöyle buyurulmaktadır: “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir… Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir… Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fasıkların ta kendileridir…” (Maide, 44-45-47)
Bütün peygamberler uluhiyet tevhidine davet etmiş ve bütün ilahi kitaplar da esas olarak uluhiyet tevhidini ispat ve beyan etmek için nazil olmuştur. Bütün peygamberlerin kendisine davet ettiği ve tüm ilahi kitapların beyan ettiği tevhid kelimesi olan “Lâ ilâhe illallah”ın anlamı da budur. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Andolsun ki Biz Nuh’u kendi kavmine peygamber gönderdik. Onlara şöyle dedi: “Ey benim kavmim! Allah’a kulluk edin. Çünkü sizin O’ndan başka ilahınız yoktur.”(Araf; 59)
“Ad kavmine de kardeşleri Hud’u gönderdik. Onlara şöyle dedi: “Ey benim kavmim! Allah’a kulluk edin. Çünkü sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Hâlâ Allah’a karşı gelmekten sakınmıyor musunuz?”(Araf, 65)
“Semud kavmine de kardeşleri Salih’i gönderdik. Onlara şöyle dedi: “Ey benim kavmim! Allah’a kulluk edin. Çünkü sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur.”(Araf, 73)
“Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Onlara şöyle dedi: “Ey benim kavmim! Allah’a kulluk edin. Çünkü sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. İşte size Rabbinizden apaçık bir delil geldi. Ölçüyü ve tartıyı tam ve doğru yapın. Mal ve eşyanın değerini düşürerek kimsenin hakkını yemeyin. Yeryüzü düzene konduktan sonra orada fitne fesat çıkarıp huzuru bozmayın. Eğer inanmış kimseler iseniz, sizin için hayırlı olan budur.” (Araf, 85)
“Elbette Biz her ümmete “Allah’a ibadet edin, tağuttan (şeytani güçlerden) sakının” diye uyaran bir peygamber gönderdik.” (Nahl, 36)
“Biz senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona “Benden başka ilâh yoktur; o halde bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya, 25)
Görüldüğü gibi Allahu Teâlâ’yı uluhiyette birlemenin, O’na ibadet etmek ve O’nun dışında kendilerine kulluk ve itaat edilen bütün şeytani güçlerden/tağutlardan sakınmak anlamına geldiği bu ayet-i kerimelerde açıkça beyan edilmiştir. Bütün peygamberler de kavimlerini ilk olarak buna davet etmişlerdir. Allah’a ibadet etmekten uzaklaşarak putlara tapan ve putperest nizamdan nemalanan toplumun ileri gelen azgınlarına itaat eden ilk müşrik topluma gönderilen ilk rasûl Hz. Nuh’tan, bütün insanlığa gönderilen son rasûl Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kadar bütün peygamberlerin davet ettikleri şey bir olduğu gibi tevhide davet etmek için kullandıkları üslubun da aynı olması gerçekten dikkati mucip bir husustur. Peygamberlerin kavimlerini ve son peygamberin bütün insanlığı davet ettikleri bu ibadetin nasıl ifa edileceğini, yine bütün peygamberlerin kavimlerine yönelttikleri ortak ifadelerini beyan eden şu ayet-i kerimelerden anlaşılmaktadır:
“Nuh kavmi de peygamberleri yalanladı. Hani kardeşleri Nuh onlara: “Allah’tan korkmayacak mısınız? Ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” (Şuara, 105-108)
“Hud kavmi de peygamberleri yalanladı. Hani kardeşleri Hud onlara: “Allah’tan korkmayacak mısınız? Ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” (Şuara, 123-126)
“Semud kavmi de peygamberleri yalanladı. Hani kardeşleri Salih onlara: “Allah’tan korkmayacak mısınız? Ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” (Şuara, 141- 144)
“Lut kavmi de peygamberleri yalanladı. Hani kardeşleri Lut onlara: “Allah’tan korkmayacak mısınız? Ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” (Şuara, 160-163)
“Eykeliler de peygamberleri yalanladı. Hani Şuayb onlara: “Allah’tan korkmayacak mısınız? Ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” (Şuara, 176-179)
“(İsa dedi ki:) “Size Rabbinizden açık bir mucize getirdim, o halde Allah’a karşı gelmekten korkun ve bana itaat edin. Kuşkusuz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O halde O’na kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur.” (Âl-i İmran, 50, 51)
“De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.” De ki: “Allah’a ve Rasûl’e itaat edin. Yüz çevirip, inkâr ederseniz, hiç şüphesiz Allah inkâr edenleri sevmez.” (Âl-i İmran, 31, 32)
Bütün bu ayet-i kerimelerden açıkça anlaşıldığı üzere peygamberler iki temel esasa davet etmişlerdir. Bu esaslardan birincisi yalnız Allah’a ibadet etmek; ikincisi de Allah’a nasıl ibadet edileceğini öğrenmek ve Allah’ın hükümlerinin hayata nasıl tatbik edileceği hususunda peygambere mutlak itaat etmektir. İşte kelime-i şehadetin ilk rüknü olan “Allah’tan başka ilah/hak ma’bud olmadığına şehadet ederim” cümlesi birinci esasa; şehadetin ikinci rüknü olan “Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim” cümlesi de ikinci esasa delalet etmektedir.
Allah’a ibadet etmek ve O’ndan hakkıyla sakınmak; O’nun emirlerine riayet ederek yasaklarından kaçınmak ve O’nun şeriatını hayatın tüm alanlarına uygulamaya çalışmakla gerçekleşir. Bu da ancak O’nun peygamberini örnek almakla, peygamberine itaat etmekle ve peygamberin sünnetine mutlak bir şekilde ittiba etmekle mümkün olabilir.
Allah’ın dininin temeli tevhid olduğundan dolayı Kur’an-ı Kerim ya tevhidi beyan etmekte veya tevhidin hukukunu ve gereklerini açıklamakta ya da muvahhidlerin mazhar olacağı mükâfat ile müşriklerin maruz kalacağı azaba değinmektedir. Dolayısıyla baştan sona Kur’an-ı Kerim tevhid konusunu ve gereklerini işlemektedir. Burada örnek olarak iki misal vermekle yetineceğiz.
Birinci misal; Kur’an-ı Kerimin özeti ve en veciz suresi olan Fatiha suresidir. Bu surenin başında “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O Rahman ve Rahim’e, hesap gününün tek hâkimine” buyurulmak suretiyle tevhidin bütün mertebelerine ve kısımlarına değinilmiştir. Bundan sonra, “(Allah’ım!) Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz” buyrularak uluhiyet tevhidine ve sadece Allah’a kulluk edileceğine veciz bir şekilde değinilmiştir. Ardından, “Bizi doğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğramış ve sapmış olanların yoluna değil” buyrulmak suretiyle tevhid ehlinin yoluna ve tevhidden sapanların yollarına ve akıbetlerine değinilmiştir.
İkinci misal; Kur’an-ı Kerim’in en veciz ve en büyük ayeti olan “Ayet-el Kürsi”dir. Nitekim bu ayet-i celilede on cümle ile Allah azze ve celle’nin vahdaniyeti, azamet ve saltanatı, celal ve cemali beyan edilerek şöyle buyrulmuştur: “Allah, kendisinden başka ilâh bulunmayandır. O hayat sahibi olup; her şeyin varlığı kendisine bağlı olup bütün kâinatı yönetendir (Hay ve Kayyûm’dur). Ne uyuklar ne de uyur; göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun izni olmadan huzurunda kim şefaat edebilir? O, kullarının geleceğini de bilir, geçmişini de. Kulları ise O’nun ilminden ancak O’nun dilediği kadarını kavrayabilirler. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na ağır gelmez. Yüce ve büyük olan yalnız O’dur.” (Bakara, 255) Bundan sonraki ayette tevhidin hukukuna ve gereklerine değinilerek şöyle buyrulmuştur: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğru ile eğri birbirinden açıkça ayrılmıştır. Bundan böyle kim tağutları inkâr edip Allah’a iman ederse, hiç kopmayacak bir kulpa yapışmış olur. Allah her şeyi duyan, her şeyi bilendir.” (Bakara, 256) Bir sonraki ayette ise Allah’a iman eden muvahhitlerin hali ile Allah’a şirk koşan müşriklerin hali karşılaştırılarak şöyle buyurulmaktadır: “Allah iman edenlerin dostu, yardımcısıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları ise tağutlar olup, onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemlikdir. Orada sürekli olarak kalacaklardır.” (Bakara, 257)
İki Önemli Mülahaza
Birinci mülahaza; Ehl-i sünnet vel-cemaatin Eş’ari ve Maturidî mezheplerine mensup olan âlimleri daha çok Rububiyet tevhidi üzerinde durmuşlardır. Çünkü zatında, sıfatlarında ve fiillerinde Allah’ı birleyen bir kimse, başka bir şeyi Allah’a ortak koşmaz ve Allah’tan başkasına ibadet etmez. Allah’a ortak koşup O’ndan başkasına ibadet edenler, muhakkak surette Allah’ın sıfatlarından veya fiillerinden birini ibadet ettikleri o mahluka vermiş olurlar. Dolayısıyla bu alimlere göre Rububiyet tevhidi esas olup, ilahiyyet tevhidi onun üzerine bina edilen zaruri bir neticesidir. Ehl-i sünnet vel-cemaatin hanbeli/selefi mezhebine mensup olan âlimlerinin çoğu ise ilahiyet tevhidini esas kabul etmiş ve bunun rububiyet tevhidini de kapsadığını belirtmiştir. Çünkü tek hak ilah olarak Allah’ı kabul eden ve sadece O’na ibadet eden bir kimse, O’nun Rububiyetini zaten kabul etmiş olur. Aksi halde Allah’ın Rububiyetini, yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul ettikleri halde ondan başkasına ibadet ederek şirk koşanlar pek çoktur.
Ancak burada şunu belirtmek gerekir ki, Allah’ın Rububiyetinin bütün özelliklerini kabul eden bir kimsenin, O’na şirk koşması düşünülemez. Şirk koşanların ise yüce mevlanın Rububiyetinin özelliklerinden bazılarını inkâr etmiş olmaları kaçınılmaz bir durumdur.
İkinci mülahaza; İlah ve Rab kelimelerinin anlamları çok geniş olduğundan dolayı şayet aynı yerde bu iki kelime de kullanılmışsa, içerikleri farklı olur. Eğer bu iki kelimeden sadece biri kullanılmışsa, öbürünün anlamını da kapsar. Örneğin, Kur’an-ı Kerim’in son suresi olan Nas suresinde, “De ki: Sığınırım insanların Rabbine, insanların melikine, insanların ilahına…” (Nas, 1-3) buyrularak tabii ve makul bir sıralama gözetilmiştir. Zira yaratıcı, rızık verici ve terbiye edici anlamında insanların Rabbi olan Allah, onların sahibi, hükümdarı ve melikidir. İnsanların sahibi, idarecisi ve maliki olan Allah; onların tek hak maabûdu ve ilahıdır. Görüldüğü gibi burada Rab ve ilah kelimeleri farklı anlamlarda kullanılmıştır.
Felak suresinde ise “De ki: Sığınırım sabahın Rabbine, yarattıklarının şerrinden…” (Felak, 1-2) buyrulmuştur. Burada ise sadece Rab kelimesi kullanılmış olup, ilah kelimesinin anlamını da kapsamaktadır. Yine Allah azze ve celle başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur. “Göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisinin de düzeni bozulurdu.” (Enbiya, 22) Burada da sadece ilah kelimesi kullanılmış olup, Rab kelimesinin anlamını da kapsamaktadır. Kur’an-ı Kerim’de bunlara benzer daha pek çok yer bulunmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir